AK Parti 16.İstişare ve Değerlendirme Toplantısı
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın AK PARTİ 16. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı'nda Yaptığı Konuşmanın Tam Metni...
16 Ekim 2010 - 20:50
KIZILCAHAMAM - Millete hizmet yolunda gecesini gündüzüne katan ve bu
noktada engel tanımayan kardeşlerimi, onları mücadelemizde asla yalnız
bırakmayan eşlerini, hanımefendileri, beyefendileri, anne ve babaların
yaşam sevinci sevgili çocukları, vefakar, cefakar aileleri selamlıyorum.
İstişare toplantımızı izleyen tüm medya çalışanlarını da buradan ayrıca selamlıyorum. Elbette bugün bizleri televizyon ekranlarından bir beklenti içerisinde olduğuna inanarak izleyen, evlerine, gönüllerine misafir olduğumuz aziz milletimizi de saygıyla selamlıyorum.
AK PARTi'nin 16. İstişare Toplantısını yapıyoruz. Ve milletvekili olarak, kurucu üyelerimiz olarak, Merkez Karar ve Yönetim Kurulumuzun mensupları olarak bugüne kadar istikrarlı bir şekilde sürdürdüğümüz bu istişare toplantılarımızın bir yenisinde yine bir aradayız. Ülkemiz, milletimiz, demokrasimiz için hayırlara vesile olmasını Allah'tan temenni ediyorum.
Diyor ki Hazreti Mevlana: İyi dostu olanın aynaya ihtiyacı olmaz. Evet, biz bugün bir kez daha dostun aynasında kendimize bakıyoruz. Bugün bir kez daha birbirimize ayna tutuyor, birbirimize gönüllerimizi açıyoruz. Yapacağın işi önce arkadaşlarınla istişare et, ehli olanla istişare et tavsiyesine uyuyor, yaptıklarımızı değerlendirmek, yapacaklarımızı planlamak, kendi iç muhasebemizi tutmak üzere bugün bir araya geldik. Bizler millete sevdalı, ülkeye sevdalı, hizmete sevdalı bir kadro olarak yola çıktık. Bizi ideallerimiz bir araya getirdi, bizi hedeflerimiz bir araya getirdi. Bizi, milletimize olan aşkımız, sevdamız bir araya getirdi. Bizler millete hizmet üretmek, eser üretmek, sorunlara çözüm üretmek için kader ortaklığı yapmış bir kadroyuz. Bu AK kadro, benlik, bencillik ve enaniyet kavramlarını millete hizmet potasının içinde eritmiş, hiçbir zaman ben dememiş, her zaman biz demiş bir kadrodur. Millete tepeden bakmaya alışkanlık haline getirmiş olanlar, bizi anlayamazlar. İnsanı hor görenler, millete aşağılayıcı gözle bakanlar, "göbeğini kaşıyan adamlar" diyenler, "bidon kafalı" diyenler bizim ideallerimizi anlayamazlar. Milletle gönül bağı, milletle lisan bağı kuramayanlar bu AK kadronun farkını, bu AK kadronun mücadelesini anlayamazlar.
Bize olduğumuzdan farklı etiketler yakıştıranlar her zaman mahcup oldular. Bizi olduğumuzdan farklı yaftalayanlar hayal kırıklığı yaşadılar. Şımaracağımızı, mağrur olacağımızı, zafer mahmurluğu ile dengemizi kaybedeceğimizi, milletin iltifatı karşısında ayaklarımızın yerden kesileceğini ümit edenler beyhude beklediler. Niyet okuyuculuğu yapanlar, gizli gündem falı tutanlar, bize ilişkin gelecekten haber verenler her seferinde, ama her seferinde yanıldılar. Biz her zaman söylüyorum, millete efendilik için değil, millete hizmetkar olmak için bu yola çıktık. Biz bu asil milletin ta kendisiyiz. Biz tüm renkleriyle, tüm güzellikleriyle Türkiye'yiz. Bütün sesleriyle, nefesleriyle, şarkılarıyla, türküleriyle, ağıtları, halaylarıyla, zılgıtlarıyla Türkiye'yiz.
Gözünü yola dikmiş oğlunu bekleyen annelerin yüreğini biz biliriz. Evladını kaybetmek nedir, babasız anasız büyümek nasıldır biz biliriz. Emeğiyle alın teriyle geçinmeyi biliriz. İşten atılmanın acısını da, üniversite kapısından boynu bükük geri çevrilmenin sızısını da biz biliriz.
Susmanın ve susturulmanın, konuştuğu için, yazdığı için mahkeme koridorlarına düşmenin, şiir okuduğu için mahpus damları gün saymanın nasıl bir hissiyat olduğunu biz biliriz.
Sekiz yıl boyunca hep birlikte daha güzel bir Türkiye'nin, daha yaşanabilir, daha müreffeh, yasaklardan, yoksulluktan, yolsuzluktan arınmış bir Türkiye'nin mücadelesini verdik. 8 yıldır Türkiye'yi büyütmenin mücadelesi içindeyiz. 8 yıldır Türkiye'nin itibarını yükseltmenin gayreti içindeyiz. Bütün engellere, bütün engellemelere rağmen bu mücadeleden vazgeçmedik. Her türlü tehdide, komploya, provokasyona, her türlü kirli senaryoya rağmen geri adım atmadık. Milletin emanetine kastedenlere, çetelere, mafyaya, tehditlere boyun eğmedik, eyvallah demedik. 8 yıl önce bir 18 Kasım günü emanetini devraldığımız Türkiye'yi, azimle, gayretle, kararlılıkla 8 yıl sonra bugün çok farklı bir noktaya getirdik. Elbette bitmedi, elbette nihayete ermedi, elbette tüm sorunlar çözülmedi. Ama bu millet, bu aziz millet Türkiye'nin değişebileceğine inandı. 8 yıl önce farklı bir Türkiye vardı, bugün çok daha farklı bir Türkiye var, bunu gördü ve geleceğe çok daha farklı bakmaya başladı. Türkiye'nin dönüşebileceğine bizimle inandı. Özgüvenine bizimle kavuştu, bizimle geleceğe daha bir umutla bakar oldu. Bugün milletçe her zamankinden daha fazla umutluyuz. Bugün ülkenin ufkunun daha net, daha berrak olduğunu hep birlikte görüyoruz. Bugün artık hiçbir sorununun çözümsüz olmadığına, dayanışmayla, birlik ve kardeşlikle her sorunun üstesinden gelebileceğimize inanıyoruz. Bunu yurt dışında yaptığımız ziyaretlerde de görüyoruz. Oradaki işçi kardeşlerimizle yaptığımız görüşmelerde de görüyoruz. Hepsinin ortak ifadesi, ortak kanaati hep şu: Artık başımız öne eğik dolaşmıyoruz, artık başımız dik dolaşıyoruz. Bu tablo, AK PARTi'nin eseridir, bu tablo işte bu AK kadronun, sizlerin eseridir.
8 yıl boyunca kardeşlik içinde azimle, gayretle, kararlılıkla, fedakarca çalışarak Türkiye'yi bugünlere taşıdığınız için sizlere milletim adına bir kez daha teşekkür ediyorum. Türkiye'ye yaşattığınız ilkler için, kazandırdığınız eserlerin için sizlere teşekkür ediyorum. 8 yıl boyunca birliğiniz, dayanışmanız için, Türkiye'yi büyüttüğünüz için, siyasete seviye kazandırdığınız için, gençlerin, çocukların, Türkiye'nin umudu olduğunuz için sizlere teşekkür ediyorum. Ta en başından dedik ya, uzun ince bir yoldayız, gidiyoruz gündüz gece. Yetişmek için menzile, gidiyoruz gündüz gece. Yorulmadan, bıkmadan, usanmadan, rotamızdan şaşmadan, milletimizle gönül bağımızı koparmadan Allah'ın izniyle gideceğiz gündüz gece.
Değerli kardeşlerim, Salı günü Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki AK PARTi Grup Toplantımızın ardından beraberimde bakan arkadaşlarımın, çeşitli kurumlarımızın yöneticilerinin, sivil toplum örgütlerinin, gazetecilerin bulunduğu bir heyetle Pakistan'a gittik. Pakistan, 2005'te ve 2008'de yaşadığı büyük deprem felaketlerinin ardından biliyorsunuz bu yıl da 5 Ağustos'ta büyük bir sel felaketine maruz kaldı. 1800 insan ebediyete intikal etti. 20 bine yakın insan evsiz, barksız kaldı. Halk oylaması sürecinde biz Pakistan'a gidememiştik. Ancak eşim, kızım ve bir grup Türkiye'den hanım kardeşlerimiz bakan arkadaşlarımızla birlikte Pakistan'a gittiler. Bölgeyi kısmen dolaştılar. Zaten bütününü dolaşmak zor bir olay. Milletimizin başsağlığı, geçmiş olsun dileklerini ilettiler. Felaketin boyutlarını, yaşanan acıyı, trajediyi kelimelerle ifade etmek gerçekten çok güç değerli kardeşlerim. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin de ifade ettiği gibi, ölenlerin geride kalanlardan çok daha şanslı olduğu büyük bir felaketi yaşıyor Pakistan.
Bakınız değerli arkadaşlarım, yıl 1919. Yani, kimse niye bu kadar bu Pakistan üzerinde duruyoruz demesin, bunun bir sebebi var, bir gerekçesi var. Osmanlı askeri her cepheden vuruşarak çekiliyor. Anadolu işgal ediliyor. İşgalin haberi tüm dünyada, özellikle de Asya içlerinde büyük infiale sebep oluyor. İşgalin acısını Anadolu kadar, Trakya kadar içinde hisseden, bu dayanılmaz acı karşısında yumruklarını sıkan bir millet daha var bizimle beraber, Pakistan.
Pakistanlı bir görgü tanığı Lahor Meydanında yapılan bir toplantıyı şöyle aktarıyor: Lahor Meydanında ciddi bir toplantı olmuştu, sayılamayacak kadar büyük bir kalabalık vardı. Trablusgarp işgal edilmiş, Filistin kopmuştu. Balkanlar elden gitmişti. Çanakkale geçilmiş, hatta İstanbul'a düşman kuvvetleri girmişti. Lahor halkı sırtlarındaki elbiselere, evlerindeki bakırlara kadar çıkarıp verdiler. Osmanlı'nın, Mehmetçiğin imdadına diyorlardı. Bir konuşma kürsüsü hazırlanmıştı. O sırada bakışlar bir tarafa yoğunlaştı. Büyük bir zat, bir şair, bir alim geliyordu. O gelen zat, Pakistan'ın, hatta bütün doğunun en büyük şairi Doktor Muhammed İkbal'di. Muhammed İkbal kürsüye çıkarak gördüğü bir rüyayı kalabalığa anlattı. Ardından da aynen şu ifadeleri kullandı: "Ey cemaat, şu dakikada ben Hazreti Peygamberi karşımda görüyorum, isterseniz siz de öyle kabul edin. Bana diyor ki, Doktor İkbal, bana ne getirdin? Ben de diyorum ki, Sultanım, sultanlar gedalardan ne hediye bekler. Asırlar var ki sana verecek hediyemiz olmadı. Efendim, bir şey getirdim size, cennette bile eşi benzeri olmayan bir şişe kan. Bu senin ümmetinin namusudur, şerefidir, vicdanıdır. Bu, Trablusgarp'da, Çanakkale'de şehit olan Mehmetçiğin kanıdır." Muhammed İkbal, bu ifadelerin ardından kürsüye yığılıp kalıyor ve bir Pakistanlı kadın çocuğunu havaya kaldırıyor. Yok mu çocuğumu satın alacak, parasını Anadolu'ya göndereceğim diyor. İşte bu ruhu, bu hissiyatı, bu kardeşliği bizler asla unutamayız değerli arkadaşlarım. 5 saatlik bir uçak yolculuğunun ve ondan sonra 45 dakikalık bir helikopter yolculuğunun ardından ulaştığımız Pakistan'ın içlerindeki o felaket bölgesinde Türk Kızılay'ının kırmızı hilalini, Türk bayrağının ay-yıldızını görmenin gururunu orada hep birlikte yaşadık. Tarihin ve coğrafyanın bize yüklediği mirasa sahip çıkmanın, bir millete olan borcumuzu ifade etmenin heyecanını orada bir kez daha yaşadık. 1999'da Marmara'da deprem olduğunda Ankara bölgeye nasıl ulaştı biliyorsunuz. Düzce, Sakarya, Kocaeli kıvranırken, Ankara hala bölgeye ulaşamamıştı. Bugün Tunceli'ye, Erzurum'a, Elazığ'a, Rize'ye, Bursa'ya anında ulaşan, tüm imkanlarıyla seferber olabilen bir Türkiye var, bir Ankara var.
Bugün Haiti'ye, Şili'ye, Pakistan'a, Sudan'a, Gazze'ye ulaşabilen kırmızı hilali dünyanın en ücra köşelerine kadar taşıyan ve gururla dalgalandıran bir Türkiye var. Bugün artık ay-yıldızlı bayrak yurt dışında sadece büyük elçiliklerimizin bahçesinde değil, oradaki yatırımlarımızın, girişimlerimizin, oradaki yardımlarımızın kalbinde dalgalanıyor. Açık söylüyorum; bizler bu tarihe, bu coğrafyaya asla sırtımızı dönemeyiz. Açe'de Müslümanlar sıkıntı yaşadıklarında çareyi İstanbul'a mektup yazmakta bulmuş, İstanbul'dan medet ummuşlardı. Endülüs Müslümanları, Osmanlıyı bir kurtarıcı olarak görmüşlerdi. Mehmetçik, Anadolu'ya doğru geri çekilirken, nice insan askerlerimizin boynuna sarılıp bizi bırakıp nereye gidiyorsun Türk diye ağıtlar yakmışlardı. Fransa'nın esir Kralına, Polonya'nın mültecilerine, Endülüs'ten kovulan Musevilere işte bu topraklar sahip çıkmış, bu topraklar yardım elini uzatmıştı. Bugün zulme karşı sesimizi yükselttiğimizde bizi anlamayanlar, bu ülkenin, bu milletin tarihini okuyamayanlar haksızlık, adaletsizlik, hukuksuzluk karşısında sesimizi yükselttiğimizde bizi eksen kaymasıyla itham edenler, yüklendiğimiz mirasın idrakinde olmayanlardır.
Türkiye'nin Batıdan uzaklaştığını söyleyenler, bu milletin ufkunu, bu ülkenin vizyonunu, bu ülkenin tarihi misyonunu, bizim çok boyutlu dış politikamızı anlayamayacak kadar sığ olanlardır. Şu 8 yılda dış politikada ezberleri bozduk, kalıpların dışına çıktık. Türkiye'nin ufkunu olabildiğince genişlettik. Birbirine düşmanlık ihraç eden, birbirinden sanal korkular ithal eden ülkeleri dostluk, kardeşlik, dayanışma, ticaret ve işbirliği ekseninde biz kucaklaştırdık. Binlerce yıl bir arada yaşamış, ama yaklaşık son 100 yıldır birbirine sırtını dönmüş milletler arasındaki bariyerleri kaldırarak kardeşlerin hasret gidermesini sağladık. Sınırda tel örgülerin içinde bayramlaşma manzaralarını kaldırdık, hatırlayın. Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşları ceplerine pasaportlarını koyarak, artık Suriye'ye, Lübnan'a, Libya'ya, Ürdün'e, Rusya'ya, Sırbistan'a, Tacikistan'a, Arnavutluk'a rahatlıkla gidip geliyor. Bu ülkenin vatandaşları, artık bulundukları ülkelerde büyük bir ülkenin, itibarlı bir ülkenin vatandaşları olarak, gururla, onurla, şerefle, güvenle hayatlarını idame ettiriyor. Sadece Ortadoğu'nun sokaklarında değil, Asya'nın, Afrika'nın, Avustralya'nın, Amerika kıtasının sokaklarında, caddelerinde artık Türkiye konuşuluyor. Türkiye'nin gücü, Türkiye'nin saygınlığı, Türkiye'nin barış çabaları konuşuluyor. AK PARTi iktidarıyla birlikte artık gündemi belirlenen değil, gündem belirleyen bir Türkiye var.
Yola çıktığımızda şunu söylemiştik, hatırlayın arkadaşlar: AK PARTi, dünya siyasetinde bir marka olacaktır demiştik. Hamd olsun artık AK PARTi, dünya siyasetinde bir siyasi marka olmuştur. AK PARTi iktidarıyla artık takip eden değil, tribünlerden izleyen değil, gelişmelere seyirci kalan, akıntıya göre rota belirleyen değil, istikamet çizen, istikamet gösteren, takip edilen bir Türkiye var.
Biz adalet istiyoruz değerli arkadaşlarım. Gadre uğramış insanlar, zulme maruz kalmış milletler, yoksulluğa itilmiş topluluklar, masum siviller, kadınlar ve çocuklar için adalet istiyoruz. Batının, Kuzeyin çocukları nasıl sonsuz fırsatlar içinde doğuyorsa, Afrika'nın, Asya'nın, Ortadoğu'nun çocukları da aydınlık bir geleceğe doğsunlar diyoruz. Onun için fırsat eşitliği diyoruz. Hırsla kazanan, sınırsız şekilde harcayan, dünyanın kaynaklarını ölçüsüz ve dengesiz biçimde tüketen bir anlayış karşısında, biz Karaçi diyoruz, Dakka diyoruz, Darfur diyoruz, Hartum diyoruz, Kanpana diyoruz. Uluslararası hukuk adına Saraybosna diyoruz. Adalet adına Kabil diyoruz. Vicdan adına Bağdat diyoruz. İnsanlık adına Gazze diyoruz, Kudüs diyoruz. Biz vicdanların çığlığı, insanların vicdanı olmanın mücadelesini veriyoruz. Diyor ki Hazreti Ali: "Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır." Yanı başımızda çocuklar öldürülürken hiç kimse bizden susmamızı beklemesin. Dünya liderleri umursamıyor olabilir. Ama biz, akşam başımızı yastığa koyduğumuzda fosfor bombalarıyla katledilen, yakılan o minik bedenleri, bombardıman altında parçalanan çocukların solgun bakışlarla gözlerini üzerimize diktiğini görüyoruz. Evet, Gazze'nin çocukları için susmayacağız, Kudüs'ün çocukları için susmayacağız. Gazze'nin çocuklarına ilaç götürürken, bebek maması götürürken, oyuncak götürürken Akdeniz'de devlet terörü ile katledilen Furkan Doğan için susmayacağız. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir bölgesinde onaylamadığımız gibi, Akdeniz'de de, Ortadoğu'da da devlet terörünü, korsanlığı, orantısız güç kullanımını tasvip etmeyecek, tepkisiz kalmayacağız. Buradan bir kez daha söylüyorum; İsrail Hükümeti, Akdeniz'de uyguladığı devlet terörü nedeniyle özür dilemeli, hatasını kabul etmeli ve tazminat ödemelidir. Bunu yapmadığı sürece İsrail Hükümeti, Ortadoğu'da barışın, huzurun ve istikrarın önünde bir engel olarak kalmaya devam edecektir. Uzlaşmaz ve çatışmacı politikalarıyla İsrail Hükümeti, sadece bölge insanının değil tüm dünyanın ve insanlığın vicdanında mahkum olmuştur. Vicdanları rahatlatmadığı sürece de Ortadoğu'da kalıcı barış tesis edilmeyecektir. Şunu bir kez daha açıkça ifade etmek durumundayım: Bizim dış politikamız elbette barış üzerine kuruludur. Bizim dış politikamız, karşılıklı saygı ve karşılıklı çıkar üzerine kuruludur. Biz bölgesel barışın ve bölge ülkelerindeki istikrarın Türkiye'yi doğrudan etkilediğini biliyor, onun için bölgesel barış için çaba harcıyoruz. Türkiye içinde milli birlik ve kardeşlik projesini kararlılıkla yürütürken, ülkemizin huzuru ve istikrarı için yoğun gayret sarf ederken, bunu doğrudan etkileyen bölgesel barış ve istikrarı elbette kendimize dert ediniyoruz, dert edineceğiz.
Değerli arkadaşlarım, bakınız şu anda Ortadoğu'da İsrail'in, Kudüs üzerindeki oyunları her geçen gün artarak devam ediyor. Ve Batı Şeria'daki yerleşim mücadelesini ne yazık ki acımasızca sürdürüyor. Bunu sürdüren İsrail'e karşı bizim sessiz kalmamız asla beklenemez. Ve bu konuda tüm İslam dünyası hassasiyetini ortaya koymak durumundadır, koyacaktır ve koyuyor da.
Değerli arkadaşlarım, hak ve özgürlükler bir lütuf değildir. Kendi insanımızın, kardeşlerimizin huzuru ve güvenliği, hakkı ve hukuku elbette her şeyin üzerindedir. Türkiye'nin tesis edeceği iç huzur, eminiz ki dalga dalga bölgeyi etkisi altına alacak, Türkiye'den yükselen barış çağrıları dünyada mutlaka yankısını bulacaktır. Irak'ın huzuru ve toprak bütünlüğünün korunması, hiç kuşkusuz Türkiye için son derece önemlidir. İran'ın nükleer çalışmaları hiç kuşkusuz Türkiye için önemlidir. Kafkaslarda huzur ve istikrar, Balkanlarda barış Türkiye için önemlidir. Türkiye kazandıkça bölge kazanacak. Bölge huzura, istikrara, barışa kavuştukça, Türkiye bundan kazançlı çıkacaktır. Bölgesel meselelerde inisiyatif almamızı, barış mücadelemizi, haksızlık karşısında sesimizi yükseltmemizi, uluslararası hukuka vurgu yapmamızı hiç kimse eksen kayması olarak nitelendiremez. Bölgedeki tüm denklemlerin içinde Türkiye vardır. Hiçbir denklem, Türkiye'nin dahli ve katkısı olmadan sağlıklı bir çözüm zemini bulamaz. Tarihin ve coğrafyanın verdiği birikim ve güçle, enerjimizi bölgesel barış, küresel barış için sarf etmeye devam edeceğiz. 8 yıl boyunca hakkımızda, aleyhimizde oluşturulan kara propagandaları nasıl boşa çıkardıysak, bundan sonra da samimiyetle, sabırla, sağduyuyla, barış için mücadele edeceğiz.
Avrupa Birliği'ne tam üyelik noktasında samimiyetimizi ve iyi niyetimizi muhafaza ediyoruz değerli arkadaşlarım. Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri arasında Avrupa Birliği'ne üyelik noktasında en kararlı duruşu sergileyen, en somut adımları atan, en büyük mesafeyi kat eden hiç kuşkusuz AK PARTi hükümetleridir. Biz 17 Aralık 2004 tarihinde ortaya koyduğumuz kararlılığın bugün de arkasındayız. Aynı kararlılığı Avrupa Birliği'nden göremiyor olmak, ahde vefaya uyulmadığına şahit olmak, açıkçası milletimizin de, bizim de heyecanımızı törpülüyor, motivasyonumuzu ciddi şekilde zedeliyor. Türkiye hiçbir ülkenin, hiçbir organizasyonun, hiçbir oluşumun karşısında boynunu bükmez. Sadaka istemiyoruz, ulufe istemiyoruz, Türkiye'yi dışlayan, öteleyen, Türkiye için farklı alternatifler sunan hiçbir yaklaşım karşısında sessiz ve tepkisiz kalmayız. Avrupa Birliği'nden bize verdiği sözleri tutmasını, ahde vefa göstermesini, büyük düşünmesini ve artık müzakere sürecini daha fazla oyalamamasını bekliyoruz. Özellikle son küresel finans krizinde Türkiye'nin birikimi, Türkiye'nin tecrübesi ve dirayeti çok daha açık ve net olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa Birliği, Türkiye'nin üyeliği neticesinde, bu üyelikten artık Türkiye'den çok Avrupa'nın kazanacağını fark etmek durumundadır. Avrupalı yetkililerin daha vizyoner hareket etmelerini, kendi ülkelerinin geleceği, Avrupa'nın geleceği adına, Avrupa'nın barışı adına, dünyanın barışı adına Türkiye'nin üyeliği önündeki yapay engelleri artık kaldırmalarını bekliyoruz.
Değerli arkadaşlarım, yaklaşık 2 hafta sonra, 29 Ekim'de Cumhuriyetimizin kuruluşunun 87. yıl dönümünü milletçe idrak edeceğiz. Bugün istişare toplantımız vesilesiyle bir araya geldiğimiz bu salondan, Cumhuriyetimizin kuruluşunun 87. yıl dönümünü kutluyor, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmetle yad ediyor, kurtuluşta ve kuruluşta emeği geçen başta Gazi Mustafa Kemal ve silah arkadaşları olmak üzere herkesi şükranla anıyorum.
Cumhuriyet, hepimiz için gerçekten büyük bir gurur tablosudur. İşgalin, yenilgilerin, zaferlerin, yokluğun, yıkılmışlığın ve yorulmuşluğun, bütün bunların ardından Cumhuriyet, Anadolu bozkırında bu milletin küllerinden yeniden doğuşu, yeni bir çınar olarak tarihinde dünyaya güçlü bir ülke olarak gerçekten serpilmesinin bir başlangıcıdır. Şu hususu burada özellikle ifade etmek istiyorum: Bugün dünya üzerinde cumhuriyeti bir yönetim şekli olarak benimsemiş çok sayıda ülke bulunuyor. Ama Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş felsefesiyle ve idealleriyle hiç kuşkusuz diğer tüm cumhuriyetlerden farklılık arz ediyor. Bizim Cumhuriyetimiz, kardeşlik üzerine kuruluştur. Bizim Cumhuriyetimiz, birlik ve beraberlik ruhu, dayanışma ruhu üzerine inşa edilmiştir. Bizim Cumhuriyetimiz, cumhuru, yani halkı bütün renkleriyle, bütün farklılıklarıyla, tüm zenginliğiyle kucaklayan bir zihniyet üzerine bina edilmiştir. Bu Cumhuriyet, birilerinin değil, belli bir zümrelerin veya belli bir zümrenin değil cumhurun, yani halkın, yani 73 milyon aziz milletimizin Cumhuriyetidir. Çanakkale'de akan kanlar, Sarıkamış'ta solan canlar, Kurtuluş Savaşı'nda destan yazan kahramanlar, bu Cumhuriyetin, bizim Cumhuriyetimizin yolunu açtılar. Bu Cumhuriyet, Marmara'daki Hüsmen'in, Karadeniz'deki Dursun'un, Ege'deki Mehmet'in, Orta Anadolu'daki Fatma'nın, Akdeniz'deki Ayşe'nin, Doğu Anadolu'daki Hasan'ın, Güneydoğu Anadolu'daki Şehmuz'un Cumhuriyetidir. Bu Cumhuriyet, çiftçinin olduğu kadar esnafın, şehirlinin olduğu kadar köylünün, zenginin olduğu kadar fakirin Cumhuriyetidir. Bu Cumhuriyet, evet, Türk'ün, Kürdün, Laz'ın, Çerkez'in, Roman'ın, Alevi'nin, Sünni'nin, çoğunluğun oldu kadar azınlığın da Cumhuriyetidir. Bu Cumhuriyetin sahibi bizzat cumhurun ta kendisidir, yani millettir. Dolayısıyla, cumhura ait olan hiçbir yer, cumhura yasaklanamaz bunu böyle bilelim. Birilerinin, biz cumhuru istediğimiz yere sokarız, istediğimiz yere sokmayız gibi bir tavrı olamaz, bir anlayışı olamaz. Önce bunu kavramak, anlamak durumundayız, anlamak durumundalar. Sıkıntının kaynağında, cumhuru, Cumhuriyeti tanımamak yatıyor. Hiç kimse bu ülkenin belli fertlerini, belli bölgelerini, etnik gruplarını, inanç gruplarını öteleme, dışlama, haklardan ve hukuktan onları mahrum etme hakkını kendisinde göremez. Zira böyle bir yaklaşım, adalete, hukuka, vicdanlara ve insanlığı aykırı olduğu kadar, Cumhuriyetin temel felsefesine, kuruluş felsefesine, Cumhuriyetimizin ideallerine de aykırıdır, terstir.
87 yıl sonra biz şu gerçeği artık çok daha net olarak görüyoruz: Cumhuriyeti korumak ve kollamak, onu dışa kapatarak, sanal düşmanlar üreterek, kendini halkını, kendi milletini, yani cumhuru Cumhuriyete karşı gibi, düşman gibi görerek olmuyor. Cumhuriyet, cumhura sahip çıkarak, cumhur için hizmet üreterek, eser üreterek, cumhurun, yani milletin hakkına ve hukukuna sahip çıkarak güçleniyor, öyle büyüyor, öyle kalkınıyor. Ve dünya üzerinde itibarlı bir konuma öyle kavuşuyor. Yakın tarih bize şunu göstermiştir: Kendisini, Cumhuriyetin asıl ve tek sahibi olarak görenler, kendilerine durumdan vazife çıkaranlar, cumhuru aşağılayan, cumhura güvenmeyenler, ellerindeki gücü ve yetkiyi farklı amaçlar için kullananlar, bu ülkeye ve bu millete olduğu kadar, Cumhuriyete de en büyük zararı vermişlerdir. İşte onun için 87. yıl dönümünde daha bir azimle, daha bir kararlılıkla, aşkla ve sevda ile diyoruz ki; ülkemiz için, milletimiz için, cumhur ve Cumhuriyet için daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi, daha fazla adalet, daha fazla büyüme, daha fazla refah.
Bakınız değerli arkadaşlarım, AK PARTi'yi ve AK kadroyu diğerlerinden farklı kılan çok özel bir tarihi var. Biz dışlanmışlık nedir biliriz, biz mahrumiyet nedir biliriz, biz yoksulluk nedir biliriz, biz susturulmak nedir, ötelenmek nedir, hor görülmek nedir biliriz. Yasakları yaşayarak bugünlere geldik. Önümüze çıkarılan engelleri tek tek aşarak, hukuksuzlukla mücadele ederek çetelere karşı onurlu bir duruş sergileyerek bugünlere geldik. Biz dertli bir kadroyuz, biz damdan düşen bir kadroyuz. Damdan düşenin halini bilen bir kadroyuz. Özgürlüğün kıymetini, düşünce ve ifade özgürlüğünün, hukukun, adaletin, eşitliğin değerini, inançlara, yaşam tarzlarına saygının bedelini bilen bir kadroyuz biz.
Bakın değerli arkadaşlarım, bu ülkede kitapların yasaklandığı, hatta yakıldığı dönemler oldu. Bunu sizler de en az benim kadar biliyorsunuz. Bu Halk Partinin iktidar dönemleridir. Bu ülkede inançlara, ibadetlere, hatta ve hatta ezanın okunuşuna müdahale edildiği dönemler oldu. Evler basıldı, kitaplar derdest edildi, seccadeler suç aleti sayıldı. Ben size başka bir ülkeyi anlatmıyorum, size ben ülkemi anlatıyorum, ülkem bunları yaşadı. Bize şimdi bazı yerlerde diyorlar ki, niçin 10 yıllarca öncesini anlatıyorsunuz. Nasıl anlatmayız, işlerine geldiği zaman biz Cumhuriyeti kuran bir partiyiz diyenlerin yaptıkları bunlar. Bunu bu kuşaklar bilmez, bu kuşaklara bunu anlatacağız ki bunların söylediklerinde ne denli samimi olduklarını, ne denli samimi olmadıklarını iyi bilsinler, iyi görsünler diye anlatıyoruz.
İşte görüyorsunuz, biri çıkıyor bir başka konuşuyor, biri çıkıyor bir başka konuşuyor. Genel Başkanlarına bakıyorsunuz, akşam başka, sabah başka. Eski şöyleydi, dedik bu değişmiştir belki, bu da aynı. Bakın, sıradan birisi konuşmuyor, Grup Başkanvekili konuşuyor, açıklama yapıyor; 29 Ekim'de biz yokuz diyor. Arkadan Genel Başkan açıklama yapıyor, 29 Ekim'e daha çok var diyor. Böyle bir tenakuz, böyle bir çatışma olabilir mi? Ana Muhalefet Partisinin Lideri ve Grup Başkanvekilisin.
1980 müdahalesinin ardından üniversite kapılarında biz farklı trajediler yaşadık. Bir başka hak gaspını, bir başka hukuksuzluğu oralarda gördük. Sadece ve sadece başörtülü olduğu için genç kızlar bu ülkenin üniversitelerine alınmadı, kapıdan geri çevrildi. İkna odaları gibi insanlık dışı, hukuk dışı, akıl ve vicdan dışı uygulamalara maruz bırakıldı. Ama şimdi çıkmış diyorlar ki, hayır onların adı ikna odası değildi. Neydi ya, bunu oralara girip çıkan öğrenciler bizlere anlattı, biz onlardan dinledik. Tabii ki sana bunu kalkıp da bizi ikna etmeye çalıştılar filan demeyeceklerdi veya siz de, biz onları ikna etmeye çalıştık tabii bugün demeyeceksin. Niye? Dediğin anda yafta boynunda zaten, o meydana çıkacak, gizlilikler meydana çıkacak. Bu ülkenin bir kısım memurları eşleri başörtülü olduğu bahanesiyle mahkemeye dahi gitme hakları ellerinden alınarak sorgusuz sualsiz yokluğa, yoksulluğa, çaresizliğe mahkum edildiler. Bunu, bu dönemde de yaşadık ha, kusura bakmayın. Niye? Biz imza atıyoruz, Çankaya'ya gönderiyoruz. Bakıyoruz ki arkadan evlerde gelenler gidenler, eşlerinin durumları, bunlar inceleniyor ve olumsuz kararla reddediliyor, bunları da yaşadık, bunlar da oldu. Bunları şimdi bizim iktidarımızda yaşadığımız için yine söylüyorum. Yapabilecek bir şey var mı? Hayır. Kimse biz eşi başörtülüdür diye iade ediyorum demiyor ki, gerekçe de göstermiyor zaten. Halbuki bir memurun atamasıyla alakalı yerindelik hakkının yürütmeye ait olduğuna dair bir zamanlar Anayasa Mahkemesi Başkanıyken altında veya Anayasa Mahkemesi üyesiyken altında şerhi olan bir insan bunu yapıyor. Bunu neyle izah edeceksiniz? İşte şimdi bu devran değişiyor. Onun için Türkiye şu anda, her zaman söylüyorum ya, o prangalarından kurtuluyor. Ve bu prangalardan kurtuldukça da Türkiye sıçramasını çok daha farklı artıracak. İşte o zaman muasır medeniyetler seviyesinin üstüne Türkiye süratle evvel Allah varacaktır, ulaşacaktır.
Değerli arkadaşlarım, nice hayatlar karardı, nice ocaklar söndü, nice hayaller, nice umutlar körelip gitti. Şimdi şuraya dikkatinizi çekiyorum. Bazı açık kızlar okula giremeyecek diyorlar. Özgürlükler kısıtlanacak diyorlar, yaşam tarzlarına müdahale edilecek diyorlar, mahalle baskısı diyorlar, sivil diktatörlük diyorlar. Ya diktatörlüğün sivili olmaz. Sivil ifadesiyle diktatörlük ifadesini yan yana koyamazsınız, size gülerler. Diktanın hangi sıfatla yan yana olabileceğini buna kafa yoranlar çok iyi bilir, ama bunlar kafa yormadan konuşuyorlar. Ağızlarına ne gelirse onu kullanıyorlar. Onun için o dönemler geri kaldı, geç onları artık. Cumhuriyet tehdit altında diyorlar. Özgürlükler, demokrasi, laiklik tehdit altında diyorlar. Bakınız değerli arkadaşlarım, 1982 Anayasasının gerekçesinde laiklik şöyle tanımlanıyor: "Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir." Yani eşitlik, yani özgürlük, yani hukuk ve adalet, eşitliğin olmadığı yerde laiklikten söz edilemez. İbadet hürriyetinin olmadığı ortamda laiklik yaşayamaz. İnanlar inançlarına göre farklı muamele görüyorsa, orada laiklikten de, demokrasiden de, hukuktan da bahsedilemez. Laiklik tehlike altında diyenler, laiklik adına özgürlükleri kısıtlama hakkını kendilerinde görenler, böylece hem laikliğe, hem de demokrasiye karşı olduklarını artık görmeliler. Burada bir şey söyleyeceğim. Arkadaşlar, bazı yorumcular çıkıyor, bir kısmı diyor ki ben başımı inancımdan örtüyorum, bir kısmı diyor ki inancımdan dolayı örtüyorum ama, varsayın inancımdan dolayı örtmedim, sadece böyle takdir ettim, böyle istedim, bundan dolayı örtüyorum. Sağa sola çekmeye gerek yok, ben sadece inancından dolayı örten için söylüyorum. Laiklik, inancından dolayı başını örten için bir güvencedir. 1982 Anayasasının gerekçesinden ben bunu anlıyorum, budur. Bunu tam tersine çevirerek, başörtülü gezmeyi laikliğe tehdit olarak gösterme, zorlama bir yaklaşımdır ve bugüne kadar hep bunu yaptılar. İşte şimdi bu yerine oturuyor. Anayasa profesörüymüş, ne profesörü olursan ol, ne profesörü olursan ol işin aslına bakalım. Çünkü 1 tane anayasa profesörü yok ki Türkiye'de, çok Anayasa profesörü var. Sen kalkıp başka yorumlarken, bir başka Anayasa profesörü diyor ki hayır, öyle değil kardeşim, böyle diyor. Bizim hoca farklı konuşuyor canım, o istisna. Şimdi yani bunu kalkıp bakıyorsun işte efendim bizde anayasa profesörü, sende varsa bizde de var canım yani. (Gülüşmeler) Yani o öyle diyor, biz böyle diyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bakınız, yasalar hukuka ters olamaz. Zira hukuk, yasalara göre düzenlenemez. Yasa, hukuka göre düzenlenebilir, haklara göre düzenlenebilir. Asıl olan haktır, hukuktur, burayı çok iyi belirlememiz lazım. Onun için dikkat ederseniz bu halk oylamasında biz, hak ve özgürlükleri özellikle öne çıkardık. Çünkü bu 26 maddeyle bu geliyor. Israrla bunun üzerinde onun için durduk. İleri demokrasi derken işte hep bunu savunduk. Bunu halletmemiz lazım dedik. Benim ülkemde her insan istediği gibi giyinmeli, istediği gibi hareket etmeli. Yani başı örtülü olmayan hangi özgürlüklere sahipse benim ülkemde, başı örtülü olan da aynı özgürlüklere benim ülkemde sahip olmalı.
Şimdi ben bir şeye daha hayret ediyorum. Bazı bayanlar ekranlara çıkıyor diyorlar ki kadın-erkek eşitliği, bu eşitlik haklar noktasında eyvallah, ama diğeri yaradılışa ters, yaradılışa ters. Bunu savunan bayanlara söylüyorum, siz önce bayanlar arasındaki eşitliği bir savunun Allah aşkına, önce bunu bir halledin, daha siz henüz kadınlar arasındaki eşitliği savunmadınız. Yanındaki aynı ekranda bir başka bayan arkadaşının hakkını savunmuyorsun. O bayan arkadaşın diyor ki, sana mahalle baskısı yaparlarsa ben senin yanında olacağım, seni savunacağım diyor, ama sen kalkıp ben de senin hakkını savunacağım diyemiyorsun. Hani nerede adalet, hani nerede adil yaklaşım? İşte bu düzelecek. Bunu düzeltmeye mecburuz, bu bizim boynumuzun borcu. Yıllarca bu ülkede baskılara, zulme, yasaklara, ayrımcılığa göz yumanlar, hatta bunların uygulayıcı olanlar, şimdi milleti korkutarak, belli kesimlere sanal korkular pompalayarak buradan kendilerine rant devşirmenin gayretine girdiler. Yani bu ülkenin başörtülü kızları Avrupa'ya gidip Avrupa'da okuma imkanı bulacaklar, Amerika'ya gidip Amerika'da okuma imkanı bulacaklar, dünyanın değişik yerlerine gidip oralarda okuma imkanı bulacaklar, kendi ülkesinde bulamayacaklar. "Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya"; olur mu böyle bir şey ya, olur mu böyle bir şey?
Değerli arkadaşlar, kendi ayrıcalıklı konumlarını, kendi seçkinci konumlarını, rantlarını kaybedecek olanlar belli kesimleri korkutarak, sindirerek, çarklarını döndürmenin mücadelesini veriyorlar. Ben de diyorum ki; biz yaşadık, bizim neslimiz yaşadı, başkaları yaşamasın.
Değerli arkadaşlar, biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük. Başkaları tüzüklerle çarpışarak büyümesin. Biz yasakların gölgesinde büyüdük, başkaları bu acıları taşımasın. Necip Fazıl'ın mahkumiyeti bizim içimizde nasıl bir yaraysa, biliniz ki Kemal Tahir'in, Nazım Hikmet'in, Sabahattin Ali'nin mahkumiyeti de bizim içimizde o kadar yaradır. Her faili meçhulün ardından, her suikastın ardından şucu bucu öldürüldü gibi değerlendirmek değil, bu milletin bir evladı hunharca katledildi diye baktık. Bize yapılan ne kadar yanlışsa, başkasına yapılan da o kadar yanlıştır. İşte onun için kendimize değil, 73 milyona özgürlük diyoruz. Kendimize değil, 73 milyonun tamamına saygı duyuyoruz. Sadece kendi inançlarımıza, kendi değerlerimize değil, 73 milyonun inançlarına, değerlerine, kutsallarına, yaşam tarzlarına saygı gösterilsin istiyoruz. Çünkü biz sadece bize oy verenlerin değil, 73 milyonun Hükümetiyiz. 73 milyonun emanetini üzerimizde taşıyoruz. İşte onun için 73 milyonun yaşam tarzının, hakkının hukukunun teminatı biziz diyoruz. Yormuyorum değil mi? Yorulduysanız keselim. Bu ülkede bugün hukuk adına, demokrasi adına, özgürlükler adına yaşanan sıkıntıların da tamamının farkındayız. İfade özgürlüğünü geliştirmek için attığımız tüm adımların veya tüm adımlara rağmen, bazı gazetecilere, yazarlara açılmış olan davaları da biliyoruz. Hukuk sistemindeki aksaklıkların, yargı süreçlerindeki gecikmelerin elbette farkındayız. Ama 8 yıldır tek tek, kademe kademe, vakti zamanı geldikçe, zemini oluştukça var olan tüm aksaklıkları, aksamaları nasıl ortadan kaldırdıysak, bugün de aynı samimiyetle sorunların üzerine gidiyor, sorunları hukuk ve demokrasi içinde çözmenin mücadelesini veriyoruz. En basit, en temel insan hakkı ihlallerini ortadan kaldırmak için girişimlerde bulunduğumuzda, önümüze nasıl engeller çıktığını aziz milletimiz gördü. Çetelerin nasıl devreye girdiğini, hukukun nasıl zorlandığını, Partimize nasıl kapatma davasının açıldığını, kirli ve kanlı provokasyonların nasıl sahneye konduğunu hep birlikte yaşadık, milletimiz de yaşadı. Düşünün değerli arkadaşlarım, müdahale ürünü, darbe mahsulü olan bir Anayasayı değiştirmek için attığımız adımların, muhalefet tarafından, yargı tarafından belli medya kuruluşları, belli sivil toplum örgütleri tarafından nasıl bir dirençle engellenmek istendiğine şahit olduk. Elbette bunlar mazeret değil, elbette bunları birer bahane olarak ifade etmiyorum. Ama seçkinlerin, ayrıcalıklı konuma sahip belli kesimlerin, tuzu kuru bazı kitlelerin değişime nasıl direndiğini de milletimizin takdirine havale ediyorum. Yargı siyasallaşıyor diye ortalığı velveleye verenlerin, cübbeleri içinde siyaset yaptıkları, muhalefet partisi gibi davrandıkları, muhalefet ne diyorsa aynısını dediklerini bu ülkede hep beraber dinledik, gördük.
Değerli kardeşlerim, elbette değişim kolay olmayacaktır. Kendi şahsi beklentilerini karşılamak için istifa edenlerin, istifalarına da ideolojik bir kılıf biçenlerin olduğu bir ülkede, üstünlerin hukukundan, hukukun üstünlüğüne geçiş elbette kolay olmayacaktır. Kendi iktidar alanlarını, millete rağmen, milletin takdirine, milletin kararına rağmen terk etmek istemeyenlerin korku pompalayarak, tahrik ederek, istismar ederek siyaset ürettiğini zannedenlerin olduğu bir ülkede elbette değişim beklendiği kadar hızlı olmayacaktır. Ama millet değişim dediği müddetçe, millet demokrasi dediği müddetçe, millet inançlara, değerlere, yaşam tarzlarına saygı dediği müddetçe, bu taleplerin daha fazla ertelenemeyeceğine er ya da geç karşılığını bulacağına inanıyor ve bunun için de canla başla çalışıyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bugün ve yarın istişare toplantımızda bu meseleleri geniş bir biçimde değerlendireceğiz. İstişare toplantımızda yüzde 58'in neden evet dediğinden, bundan daha ziyade niçin yüzde 42'nin hayır dediğini anlamaya çalışacak, bunun sebeplerini masaya yatıracağız. Ve biliyorsunuz bununla ilgili olarak, Türkiye genelinde bilimsel bir kamuoyu araştırmasını yaptırdık. Her zaman söylüyorum değerli arkadaşlarım, biz empati kuruyoruz, biz korkuları, tedirginlikleri anlamaya çalışıyoruz. Biz kendi özeleştirimizi, kendi iç muhasebemizi yapıyoruz. Her zaman söylüyorum, ama gene söyleyeceğim; İstanbul'a Belediye Başkanı oldum aynı şeyi söylediler. Dediler ki şimdi bunlar otobüsleri ikiye bölecekler. Bir tarafta başörtülüler olacak, bir tarafta başı açık olanlar olacak. Arkadaşlar 4,5 yıl İstanbul'a Belediye Başkanlığı yaptım, hiç böyle bir şey gördünüz mü, duydunuz mu? Trenden bir kızcağız düştü, işte bak demedik mi, işte kızı trenden attılar, aynı şey. Bakın 58-42, hemen ardından bir iki olay yaşandı, işte Tophane olayı, hemen faturayı buraya kestiler. Bak 58'in şımarıklığı bu dediler. Kafa aynı kafa, sadece şu 15 sene, 20 sene içinde değil, ta İttihat Terakkiye gidin, oralara gidin, o zaman neyse bugün de aynı. Bu zihniyet değişmez, aynı zihniyet. İnanın gazete başlıklarına bile bakın aynı cümleleri göreceksiniz. Manşet, sürmanşet, birbirine yakın, aynı, aynı şablon, bunları göreceksiniz.
Değerli arkadaşlar, şurada 8 yıldır ülkeyi idare ediyoruz. Kimin tavuğuna kış dedik? Yani eğlenmekse nasıl eğleniyorsan eğleniyorsun, istediğin gibi yaşıyorsun, nerede kime müdahale ettik, hangi yaşam koşulunu değiştirdik? Eğer ülkedeki refah düzeyine baktığınız zaman, bakıyorsunuz ki bu dönemde refah düzeyi ciddi manada arttı. Araba satışlarına bakıyorsun öyle, beyaz eşya alımlarına bakıyorsun öyle, hepsinde artışlar var. Yazlık vesaire bunlara gidişlere bakıyorsun öyle. Konut alınlarına bakıyorsun öyle. Hepsinde ciddi bir değişim var. Fakat muhalefet partileri tabi, hep küçük olsun, ama benim olsun anlayışıyla hareket ederken, haritayı da renklere bölüp kendi oylarının yüksek olduğu kesimlerle yetinirken, biz diyoruz ki tamam, boyamışlar, sahil şeridi onlarınmış. Böyle bir şey yok. O sahil şeridinde de AK PARTi'nin çıkarmış olduğu milletvekilleri var. Nasıl oluyor da sizin oluyor? Biz bu ülkede 81 vilayetin evvel Allah partisiyiz, iktidarıyız. Ama, ne Ana Muhalefet, ne diğerleri 81 vilayetin temsilini alamadılar, milletimiz onlara o yetkiyi vermedi. Biz 73 milyonun tamamına ulaşma hedefiyle yolumuzda yürüyoruz. Siyasi tercihleri, ideolojik tercihleri elbette anlıyoruz. Ancak oy verirken, korkunun, tedirginliğin, güvensizliğin yönlendirici olması, yanlış algılamaların, ön yargıların seçmen üzerinde etkili olması, bizi onları anlama çabasına sevk ediyor. Bütün o korkuların sana olduğunu, gerçek dışı olduğunu, o kesimlere değerli arkadaşlarım, bizler anlatacağız. Onun için daha çok çalışacağız. Bu ülkede sabah namazını kıldırmaya giden imamı öldüren bir terör örgütü var. Ailesini orada yaşatmayan bir terör örgütü var. Ve bu terör örgütünün desteğiyle bu ülkede siyaset yapanlar var. Bunlar bu ülkenin gerçeği. Ve ondan sonra da kalkıp barış diye konuşanlar var. Ne barışı, hangi barışı savunuyorsunuz? Bir cami imamını öldürecek kadar ileri gidebiliyorsun, ailesini o vilayetten, doğdukları, büyüdükleri yerden tehdit ederek kovacak kadar ileri gidebiliyorsunuz. Hangi barış? Bunların kitabında barış yok, bunların dilinde barış var. Asla böyle bir şey düşünmüyorlar, asla böyle bir dertleri yok. İşte bu noktada ben şunu söylüyorum ve bu noktada özellikle yazılı ve görsel medyaya tekrar hatırlatıyorum: Sizler Türkiye'nin barışına bu noktada yardımcı olmak durumundasınız, bu sorumluluk sadece bizde değil sizde de bu sorumluluk var. Eğer sizler kalkar da bu ülkede bölücü terör örgütünün veya yandaşlarının başlıklarını atarsanız, onların propagandasına vesile olursanız, terörün aramadığı şey budur, siz onları bulmuş olursunuz, buldurmuş olursunuz ve tarihe bunun hesabını da veremezsiniz. Önyargıların üzerine gitmek, ön kabulleri kırmak zorundayız, bu bizim görevimiz. Ulaşamadığımız, ulaşıp da kendimizi anlatamadığımız kesimlere kendimizi daha iyi anlatmanın metotlarını bulmak zorundayız. Türkiye'yi kucaklayan, 73 milyona aynı yaklaşımla yaklaşan, aynı dille konuşan, 81 vilayette örgütlü, 80 vilayetten milletvekili çıkaran bir partiye yakışan işte budur.
Değerli arkadaşlarım, bugün 8 yıl öncesine göre her alanda farklı bir Türkiye var. 8 yıl önce konuşulamayanların konuşulduğu bir Türkiye var. 8 yıl önce hayal dahi edilemeyenlerin gerçeğe dönüştüğü bir Türkiye var. Telaffuzuna cesaret edilemeyen kavramların cesaretle konuşulduğu, tartışıldığı bir Türkiye var. Demokrasi güç kazanmış, demokratik standartları yükselmiş, Cumhuriyeti aynı şekilde güç kazanmış itibar kazanmış bir Türkiye var. Olağanüstü halin kalktığı, farklı dil ve lehçelerin öğretildiği, öğrenildiği, devlet televizyonlarından farklı dil ve lehçelerde yayınların yapıldığı bir Türkiye var. Ama burada bir şey söyleyeceğim: Ben Almanya'da, Almanya Şansölyesiyle konuştuğumu burada farklı şekilde yorumlayan gazeteci veya bazı kalemşörler veyahut da dilbazlar var. Benim söylediğim şudur: Biz Almanya'da Alman yönetiminden istediğimiz çeşitli orada dil kurslarının açılmasına müsaade edilmelidir. Resmi dilin Almanya'da Türkçe olarak kabul edilmesi gibi bir talebimiz olmamıştır. Ana dilde eğitimin Türkçe olarak yapılması gibi bir talebimiz olmamıştır. Kaldı ki orada yaşayan Türkler azınlık hukukuna sahiptir. Benim ülkemde yaşayan Kürt kardeşlerim, Kürt vatandaşlarım azınlık hukukuna değil onlar bu ülkenin asli unsurudur. Bunları bir defa birbirinden iyi ayırt edelim ve bunun sömürüsünü de lütfen kimse yapmasın. Ve burada da bizler şu anda kendi ana dillerini öğrenmesi için kursların açılmasına müsaade ettik mi? Ettik. Üniversitelerde bölümler bunlarla ilgili açıldı mı açıldı? Artık enstitüler bu noktada kurulabilir mi kurulabilir; bütün bu adımların önü açıldı. Bunları bu iktidar yaptı, bu iktidar döneminde oldu. Ama siz bunları şu anda Avrupa'da azınlık hukukuna tabi olduğunuz halde hala alamıyorsunuz. Bizim verdiğimiz mücadele o, bizim orada konuştuğumuz bu, bunu kimse sağa sola çekmesin. Bizde ülkemizi bölge gayreti içerisinde olanlar var. Ve zaman zaman söylenen farklı şeyler de var. Nedir o? Efendim, işte bayraklar meselesi. Arkadaşlar olur be, bu da geçer; hayır arkadaşlar, olmaz. Bizde şu anda sistem nedir bellidir ve bizim ülkemizde oraya siz parti bayrağı asmıyorsunuz dikkat edin. Ya bakıyorsunuz o görünmeyen ama zihinlerinizde oluşturduğunuz bir yapının bayrağını asmak istiyorsunuz. Bu ülkenin tek bayrağı vardır, o da ay yıldızlı bayrağımızdır.
Yine söylüyorum; ay yıldızlı bayrağımızın hilali bağımsızlığın simgesidir. Ama o yıldız şehitlerimiz simgesidir. O yıldızın zaman olmuştur Türk olmuştur, zaman olmuştur Kürt olmuştur, zaman olmuştur Boşnak olmuştur, Arnavut olmuştur, şu olmuştur bu olmuştur, tüm etnik unsurlar birer yıldız olarak o hilalin uğruna şehit olmuştur; böyle bir durum yani.
Ve bu kanda evet tüm etnik unsurların kanı vardır. Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Gürcüsüyle, Abhazasıyla, ne derseniz deyin hepsinin kanı vardır, bu kan da öyle oluşmuştur. Peki ne oluyor arkadaşlar, nedir rahatsızlığınız diye sorun bunlara. Garip garip şeyler önümüze geliyor. Ülkemizi bölme gayreti içerisinde olanların planıdır bu. Ne istiyorsunuz da alamıyorsunuz. Neyi arzu ettiniz de alamadınız? Parlamentoya mı giremediniz? Devletin üst kademelerinde yönetici mi olamadınız? Her yerde varsınız. Benim ülkemin Parlamentosunda Kürdü de var, Türkü de var, Lazı da var, Çerkezi de var, hepsi var, Alevisi de var Sunnisi de var, hepsi var, devletin üst kademe yönetimlerinde hepsi de var. Ama diğerlerinde bunları göremezsiniz. Başka ülkelerden örnekler veriyorsunuz, oralarda bunları göremezsiniz. Artık bu oyunu lütfen hep beraber çok iyi anlamamız lazım. Bunu çok iyi idraki içinde olmamız lazım. Köy boşaltmalarının nasıl olduğunu biliyoruz. Faili meçhullerin, işkencelerin, suikastların, darbe girişimlerinin, karanlık senaryoların sorgulandığı, karanlık noktaların aydınlığa kavuştuğu artık bir Türkiye var. Bu iktidarla bunlar gündeme geldi. Her şeyden önemlisi değerli arkadaşlarım, okun artık yaydan fırladığı ve demokrasi yolunda, muasır medeniyetler seviyesine ulaşma yolunda hedefe doğru karalılıkla ilerleyen bir Türkiye'ye var. Bugün artık milletçe şunu çok daha güçlü şekilde görüyor ve inanıyoruz. Hiç bir sorun çözümsüz değildir, hiç bir hedef bizim için artık uzak değildir. 8 yılda bu ülkenin, bu milletin özgüvenini yeniden tesis ettik. Elbirliğiyle, kader birliğiyle bu ülkenin şahlanacağını dosta, düşmana ispat ettik. Şundan emin olunuz değerli arkadaşlarım ve bunun haklı gururunu da her zaman yüreğinizde taşıyabilirsiniz. 87 yaşındaki Cumhuriyetimiz bugün her zamankinden güçlü, her zamankinden korunaklı, itibarlı ve geleceğe artık daha fazla umutla bakan bir Cumhuriyettir. Bu Cumhuriyeti nasıl birlikte kurduysak, onu nasıl birlikte bugünlere taşıdıysak, bundan sonrada bir ve beraber olarak kardeşçe, dayanışma içerisinde inşallah bunu sürdüreceğiz. Ve buradan geri adım atmak yok. Bugün artık farklılıkları değil ortaklıkları öne çıkarma günüdür. Bugün artık düşmanlıkları değil kardeşliği yüceltme günüdür. Bugün artık kırgınlıkları, dargınlıkları bir kenara bırakarak kucaklaşma günüdür. İyi niyetli yaklaşımlar, kolaylaştırıcı tavırlar, uzlaşmacı politikalar bu milletin kucaklaşmasına, bu milletin husumetleri bir kenara bırakıp geleceğe odaklanmasına zemin hazırlayacaktır. Şehitlerimizi, şehit cenazelerimizi, dağdaki gençleri ve onların ailelerini istismar edenler bu ülkenin bugününe ve geleceğine katkı sunamazlar, sunmazlar. Doğunun hassasiyetlerini dile getirirken batının hassasiyetlerini incitenler, aynı şekilde batıyı istismar ederken doğuyu kırıp dökenler, yani Türkiye'nin 780 bin kilometrekaresine aynı dille, aynı hissiyatla hitap etmeyenler-edemeyenler çözüm politikalarına yazık ederler.
Şundan emin olunuz değerli arkadaşlarım: Terörle mücadelemiz kararlılıkla devam edecek, ama terörle mücadele hukuk içinde, demokrasi içinde, özgürlükler ve hassasiyetler muhafaza edilerek yürütülecek. Bölge insanın kimi samimi, kimin de istismar peşinde olduğunu görmesini, artık bu yeni sürece destek vermesini, akan kanı durdurmada, akan gözyaşını dindirmede artık elini, yüreğini daha fazla ortaya koymasını bekliyoruz. Çok açık net söylüyorum, şahsımla, tüm bu kadrosunun mensuplarıyla ilgili olarak; herhangi bir ayrımcılık yaptığımızı kim söylüyorsa ihanet içindedir. Bize göre, bizim değerlerimize göre, bizim inancımıza göre Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü, Abhaza, biz hepsine eşit mesafedeyiz. Zira hepsini bizi yaradan Allah yarattığı için seviyoruz, bizim anlayışımız bu.
Bunu kimse bir yerlere çekmesin, kimse bunun istismarını yapmasın. Bizim sevdiğimiz kadar, benim Kürt kökenli vatandaşlarımın temsilcisi olduğunu söyleyenler, inanın onları bizim temsil ettiğimiz kadar temsil edemezler. Verdiklere hizmete bakın, onlara kazandırdıklarına bakın, mukayeseyi ona göre yapın. Öyle lafla, biz Kürtlerin temsilciyiz demekle olmuyor. Onlar bizim kardeşimizdir, bizim vatandaşımızdır, hepsine aynı mesafedeyiz ve hepsinin de haklarını korumak bizim boynumuzun borcudur. Çözüm noktasında önemli mesafe kat ettik. İşte milli birlik ve kardeşlik sürecini sonuna kadar kararlılıkla götürecek, açılımdan taviz vermeden kardeşliğimizi yüceltmek için mücadelemizi sürdüreceğiz.
Değerli kardeşlerim, ne yazık ki Cumhuriyetle yaşıt olduğunu her fırsatta ifade eden Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyetimizin yaşadığı değişim ve atılımı idrak edemiyor, Türkiye'nin yürüyüşüne ayak uydurmakta bugün hala ciddi zorluklar yaşamaya devam ediyor. Bakınız, halk oylaması sürecinde CHP Genel Başkanı bu ülkenin genç kızlarının biliyorsunuz başörtüsü sorununu gündeme taşıdı, miting meydanlarına taşıdı. Vaatlerini hemen halledeceğini söyledi. Ben bugünden tezi yok gelin bu işi halledelim dedim. Şimdi hemen bir cümle olarak burada tekrar hatırlatıyorum; Ana Muhalefet, eğer samimiyseniz, dürüstseniz hemen talimatınızı verin, ben de talimatımı vereyim. Aynı şekilde MHP diyor ki, biz de varız bu işin içinde, BDP de bu işe katılacağını söylüyor, hep beraber hemen halledelim bu işi bitirelim. Ben şu anda Grup Başkanvekili arkadaşlarıma talimatı burada veriyorum. Verdim ve lütfen hemen CHP'nin Grup Başkanvekilleriyle siz de görüşün, onların da talimat alıp almadıklarını öğrenin. Ve bunu biz de aynı zamanda kamuoyuyla da paylaşacağız, onu da söylüyorum.
Ve değerli kardeşlerim, laf üretme zamanında yaşamıyoruz, iş üretme zamanındayız. Herkes gelsin ortaya ne yapacağını koysun ona göre adımları atalım. Ve bizler verilen sözlerin yerine getirilmesini adım adım takip eden bir kadroyuz ve bunu her alanda yapan bir kadroyuz.
Şimdi bakın yeni bir şey çıktı ortaya. Sayın Cumhurbaşkanın resepsiyonuna bir tanesi katılmayacaklarını açıkladı. Az önce de söyledim, Sayın Genel Başkan da 29 Ekim'e daha çok var, aramızda görüşürüz ederiz, ondan sonra açıklarız, buna benzer şeyler söylüyor.
Değerli arkadaşlar, şunu tabi burada çok açık söylemem lazım: Diyorum ki, hani siz özgürlüklerden yanaydınız, hani demokrasiden yanaydınız, hani mağduriyetleri ortadan kaldıracaktınız, hani artık değişecektiniz? Değerli arkadaşlar, Başbakanlığımın ilk yılına kadar Çankaya'ya biliyorsunuz eşli ve başörtülü olarak herkes çıkabiliyordu. İçimizde o dönem milletvekilliği yapan arkadaşlar var, bilirler. Bu Sayın Demirel döneminde de, Sayın Özal döneminde de bunlar olan şeyler. Ve Başbakanlığımın birinci yılında yine 29 Ekim'de oraya öyle çıkılmıştı. Fakat sonradan ne oldu ne bitti, hop bir anda hava değişti. Bu herhalde meteorolojik bir değişimdi. Ve bu değişimden sonra dediler ki burası kamusal alandır. Tamam da, o ana kadar orası kamusal alan değil miydi veya nereden çıktı bu kamusal alan kavramı, literatürde böyle bir kavram mı var, nereden çıktı bu? Yani Türkiye'de kamusal alan dediğiniz zaman eğer onların mantığından hareket ederseniz kamuya ait bir alan demektir, ki kamuya ait alan çok. Yani şimdi bu tür şeyi anlamak mümkün değil, biz zorlanıyoruz. Tabi yine anayasacılara iş düşüyor.
Bakın değerli arkadaşlarım, Türk siyasi tarihinde de, CHP'nin tarihinde de nice zikzaklar yaşanmıştır. Nice vaatler çiğnenmiş nice sözler unutulmuştur. Ama bir gün içinde, bir hafta içinde, bir ay içinde bu kadar çok zikzak yaşanması, bu kadar çok gel-git yaşanması bir ilktir. Bir Genel Başkanın gün içinde defalarca kendisiyle çelişmesi, defalarca kendisini yalanlaması, defalarca çark etmesi siyasi tarihimizde bir ilktir. Çetelere verilen her röportajın ben öyle demek istemedim şeklinde bu kadar sık şekilde yalanlanması da siyasi tarihimizde bir ilktir. Aynı zamanda Ana Muhalefet Partisi adına da büyük bir talihsizliktir. Hazreti Mevlana ne güzel söylemiş, "ya olduğun gibi görün yada göründüğün gibi ol." Demokrat gibi görünüp demokrasiden yan çizenlerin, özgürlükçü gibi görünüp özgürlüklere karşı çıkanların, değişimden yanaymış gibi görünüp değişime direnenlerin maskesi er yada geç düşüyor. Siyaset üretmek yerine çözüm üretmek yerine, sorunların çözümünde iktidara yapıcı katkı sağlamak yerine çirkin bir üslupla bu ülkenin Başbakanına, bakanlarına, kurumlarına hakaret eden muhalefet anlayışı 12 Eylül'de milletimizden gereken cevabı almıştır. Ama CHP Genel Başkanın üslubunu değiştirmeye, hakaretlere bir son vermeye popülizmi bir siyaset tarzı olarak görmekten vazgeçmeye niyetli olmasını dileriz. CHP Genel Başkanı üslubuyla, tutarsızlıklarıyla ve zikzaklarıyla kendisine koşulsuz destek veren kesimleri bile hayal kırıklığına uğratmış durumda. Muhalefetteyken bu kadar hayal kırıklığı yaşatan bir Genel Başkanın es kaza, yani farzımahal iktidara gelmesi durumunda ülkeye nasıl bir rota, nasıl bir vizyon çizebileceğini de ben milletimizin takdirine bırakıyorum. Zaten diyorlar ki, biz şimdi açıklamayız, ee ne zaman açıklayacaksın? İktidara geldiğimizde. İktidara gelmezseniz ne olacak? O zaman böyle kalacak.
Değerli arkadaşlarım, yaklaşık bir ay sonra, 18 Kasım 2010'da iktidardaki evet 8 yılımızı doldurmuş olacağız. Hizmetlerle, eserlerle, başarılarla, sevinçlerle dolu bir 8 yılı geri de bırakıyoruz. Adeta bir uçurum kenarından, adeta dipten devraldığımız Türkiye'yi bugün zirvelere taşımış olmanın gururu ve mutluluğu içindeyiz. 8 yıl önce iş başına geldiğimizde önümüze hedefler koyduk. Her hedefe ulaştığımızda çıtayı biraz daha yükseğe çektik. Her hedefi aştığımızda yeni hedeflere doğru koşar adım ilerledik. Mazeretlere, bahanelere sığınmadık. Yorgunluk, yılgınlık, bıkkınlık, rehavet bizim lügatimizde kendine yer bulamadı. Anadolu'nun, Trakya'nın her köşesine, her zerresine, her hücresine ulaşmanın, Türkiye'nin her metrekaresine hizmet ulaştırmanın mücadelesi, gayreti içinde olduk. Bir taraftan içeride, bir taraftan da arkadaşlarım yurt dışında dünyayı fellik fellik sağ olsun dolaştılar dolaşıyorlar. Biz çalıştıkça milletimizin muhabbeti arttı. Milletimizin muhabbeti arttıkça biz daha çok çalıştık. Şunu da büyük bir gururla ifade etmek istiyorum. 8 yılın hizmet dökümü artık uzun, çok uzun bir misli haline geldi. Türkiye için yollar inşa ettik, çocuklarımız için derslikler inşa ettik, üniversiteler kurduk, sağlıkta cesur bir dönüşüm gerçekleştirdik. Adalet saraylarıyla, hükümet konaklarıyla, modern konutlarla, kentsel dönüşüm projeleriyle illerimizin, ilçelerimizin çehresini değiştirdik. Akarsular üzerinde barajlar inşa ettik, devam ediyoruz. Susuz topraklar suya kavuştu bu dönemde. Uluslararası enerji projelerini hayata geçirdik. Esnafı, sanayiciyi destekledik, teşvik ettik. Çiftçimizin, üreticimizin yüzünü güldürdük. 8 yıl boyunca hayalleri gerçeğe dönüştürdük. Ekonomide Türkiye'ye büyük bir atım yaşattık. Dış politikada gücümüzü, itibarımızı arttırdık. 2002 sonunda iktidarı devraldığımızda Türkiye dünya ülkeleri arasında 26. sıradayken hamd olsun 7 yılda milli gelirimizi yaklaşık 3 kat büyüttük, Türkiye 9 sıra birden atladı ve dünyanın en büyük 17. ekonomisi oldu. 2. Dünya Savaşından sonra yaşanan en büyük küresel krize rağmen, 2009 yılındaki daralmaya rağmen bizim dönemimizde Türkiye yıllık ortalama yüzde 4.3 oranında büyüme kaydetti. Bugün tüm dünyada küresel krizin etkileri en ağır şekilde devam ederken, ekonomilerde daralma, işsizlikte artış yaşanırken Türkiye son 3 dönemdir büyüyor ve işsizlikte rekor düşüşler kaydediyor.
2010 yılının ilk iki çeyreğinde ortalama yüzde 11 oranında büyüme kaydettik. Bu boyutuyla Avrupa'da ilk, dünyada 3. sırada yer aldık. İşte en son dün Temmuz ayına ait istihdam verileri yayınlandı. 2010 yılı Temmuz ayında işsizlik geçen yılın Temmuz ayına göre 2.2 puan gibi yüksek bir oranda geriledi ve 10.6 olarak yıllık gerçekleşti. Böylece kriz öncesi döneme yüzde 9.9 oranına daha da yaklaştık. Şu oranlar Türkiye'nin kriz sürecinde ne kadar başarılı bir performans sergilediğini daha net olarak ortaya koyuyor. Temmuz döneminde Bulgaristan'da işsizlik 3.2 puan arttı, Slovakya'da 2.1 puan arttı, İspanya'da 1.6 puan artarak yüzde 19.4 oldu. İrlanda'da 1.6 puan artarak yüzde 14.4 oldu. 27 Avrupa Birliği ülkesinde ortalama işsizlik Temmuz ayında yarım puan arttı, Avrupa'da işsizlik artmaya devam ederken, Amerika Birleşik Devletleri'nde yüksek işsizlik oranında gerileme olmazken, biz Temmuz ayında da işsizliği yüksek bir oranda aşağıya çekme başarısını gösterdik. Şunun altını çizerek ifade ediyorum değerli arkadaşlarım: Bugün artık kendisine güvenen, özgüveni yüksek, büyüklüğünü, direncini ispat etmiş güçlü bir ekonomi var. Küresel ekonomik krize karşı gösterdiğimiz direnç sadece ülke içinde değil değerli arkadaşlarım, uluslararası kuruluşlar nezdinde, ülkeler ve liderleri nezdinde de artık takdir topluyor. 8 yıl öncesine kadar AK PARTi iktidarına kadar en küçük bir dalgalanmada savrulan, en küçük bir siyasi krizde dengeleri alt üst olan ekonomi bugün dikkat ediniz bu boyutta büyük bir küresel krizi IMF'ye muhtaç olmadan kendi imkanlarıyla, kendi kaynaklarıyla aşıyor. Artık bizim IMF ile işimiz yok. İşte göreve geldik 23,5 milyar dolar borçla bize MHP-ANAP-DSP iktidarı IMF'ye borç devretti. Şimdi geldiğimiz nokta 6.1 milyar dolar, buraya kadar düşürdük. İnşallah 2012 sonu itibariyle inşallah bu borcu da sıfırlayacağız. Merkez Bankası rezervimiz 27 milyar dolardı. Değerli arkadaşlar, şu anda 77 milyar dolara ulaştık. 2002 yılında İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında ortalama endeks neydi? 10987'ydi. Bakın dün akşam itibariyle 70 binin üzerine çıktı. Halep oradaysa arşın Kızılcahamam'da, hesap ortada.
Ekonomideki büyümeyi Türkiye'ye yansıtmak insanımıza, şehirlerimize yansıtmak içinde yoğun gayret içinde olduk. Kara delikleri kapatarak israfı önleyerek, yolsuzluklara aman vermeyerek, yetimin hakkına, milletin emeğine, alın terine sahip çıkarak, kamu işçisinin, memurun, emeklinin maaşlarına yaptığımız zamlarla çalışan kesimleri enflasyon karşısında mağdur etmedik. Şu anda çıkmışlar Ana Muhalefet, muhalefet, emeklilere yapılan bu zam diyor çok az, ayıptır yahu. Bakın ben size şimdi hemen mukayese yapacağım. Özellikle dikkatlerinizi şuraya çekiyorum değerli kardeşlerim: Bizim 2011 yılı için emeklilerimize yaptığımız yüzde 8.2 ila yüzde 21.7 oranındaki zammı eleştirenler bazı ülkelerden de örnek vereceğim. İspanya emeklilik yaşını 65'ten 67'ye çıkarıyor. Kamu çalışanlarının maaşlarını yüzde 5 oranında düşürüyor. Emekli maaş zamlarını aşağıya çekiyor. İrlanda kamu çalışanlarının maaşlarını yüzde 5 ila yüzde 15 oranında indiriyor. Emeklilik yaşını o da 66'ya çıkarıyor. Emekli maaşlarını son alınan maaşa değil ortalama maaşa endeksliyor, yani o da düşürüyor. Yunanistan kamu çalışanlarının maaşlarını yüzde 8 oranında düşürüyor. Emekli maaşlarını dondurdu, emeklilik yaşını o da 67'ye çıkartıyor. İtalya da aynı şekilde memur maaşları donduruldu, emeklilik yaşı orada da yükseltiliyor. Romanya'da kamu çalışanlarının maaşları yüzde 25 oranında düşürülüyor. Emekli maaşlarından yüzde 15 oranında kesinti yapılması şu anda öngörülüyor. Macaristan aynı şekilde. Böyle bir tablo, böyle bir manzara içinde Türkiye 2011 yılında emekli maaşlarını enflasyona ezdirmiyor, enflasyonun çok çok üzerinde artış yapıyor, Avrupa'da tüm kamu çalışanlarının maaşlarından kesinti yapılırken, maaşlar dondurulurken, Türkiye 2011 bütçesinde ortalama memur maaşını yüzde 13,7 oranında artırmayı öngörüyor.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye farkı bu. Emeklilerimize yaptığımız maaş artışının da anlamı bu. Dikkat edilirse yüksek maaş, az maaş, az alana çok zam, yüksek alana az zam yaptık. Bakın indirmeyi konuşmuyoruz, biz artışı konuşuyoruz ve enflasyonun üzerindeki artışı konuşuyoruz. Türkiye ekonomisi istikrarla, güvenle, sağlam ve sağlıklı bir zeminde büyümesine devam edecek ve Allah'ın izniyle 73 milyonun tamamı da bunu daha fazla şekilde hissedecek.
Değerli Arkadaşlarım, tabi bütün bunları yaptıktan sonra çok daha fazla diğer yapılmış olan attığımız adımlara eğitimde, sağlıkta şurada burada bunlara filan artık girecek değilim, bunları sürekli zaten halkımızla tüm açılışlarda paylaşıyoruz, onları da kendileriyle sürekli olarak inşallah değerlendirmesini yapıyoruz. Ama önümüzde çok önemli olan bir şey şimdi İzmit'te bir körfez geçişinin inşallah adımını atıyoruz. Ve İstanbul-İzmir otoyolu yap-işlet-devret projesiyle inşallah temelini şurada kısa bir süre sonra atacağız. Ve bu temeli atmak suretiyle bir köprü geçişiyle Gebze'den inşallah Hersek tarafına geçeceğiz ve oradan da İzmir'e kadar süratle ulaşabilme imkanını artık karadan yakalayacağız. Ve gerçi ben prensip olarak temel atmıyorum ama, bunun temelini birlikte inşallah arkadaşlarımızla atacağız. Ve bir başka tabi attığımız adımda o çok önemli, hava yolu trafiğinde iç hat yolcu sayısı değerli arkadaşlarım 2002'de 9 milyon iken, 2009 yılı sonunda sayı 372, yüzde 372 oranında artarak 41 milyona ulaştı. 9'dan 41 milyona. Yani bu ne demektir, bu vatandaşımın neyini gösteriyor? Fakirliğini mi gösteriyor, refah düzeyinin arttığını mı gösteriyor? İşte bu artışı gösteriyor. Ama tabi birde bunun yanında hava yollarının fiyatları daha uygun hale getirdiğini gösteriyor ve böylece artık benim vatandaşım ben de uçağa bindim diyor, yani hava yolu başında söylemiştik ya halkın yolu oldu, bu hale geldik.
Burada tabi bir özellik daha var o da şu: Dış hat yolcu sayısı 2002 yılı sonunda 25 milyon iken, bu da yüzde 77 artarak değerli kardeşlerim, 44 milyona ulaştı, buradaki artışta böyle. Tabi Ankara-Eskişehir yüksek hızlı tren işletmeciliği biliyorsunuz bunu da inşallah süratle devam ettiriyoruz ve şu anda Eskişehir-İstanbul etabı hızla devam ediyor. İnşallah planlandığı gibi onu da zamanında bitireceğiz ve bununla birlikte Türkiye artık hani demir ağlarla ördük var ya Cumhuriyetimiz kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün söylediği, ama o söyledi, söylediği noktada kaldı. Çünkü bize kadar gelenler demir ağlarla örmeye devam etmediler, demir ağlarla örmeye biz devam ediyoruz. Bu gerçek ortada ve biz hayata geçiriyoruz. Yaptığımız iş bu. Birileri söyler, birileri bakar kıyamet ondan kopar, ama biz yapıyoruz ve hızla devam ediyor. Ve biz geldiğimizde 9 ilimizde doğalgaz vardı arkadaşlar. Şu anda 66 vilayetimizde doğalgaz var, bu noktaya geldik. Hedefimiz inşallah tamamına doğalgazı iletmek. Ve 2010-2012 yılları arasında 15 ilimize de doğalgazı inşallah taşıyacağız. KÖYDES, BELDES bu çalışmalarımız hızla devam ediyor. DSİ olarak şu anda yoğun bir şekilde baraj, gölet, bütün sulama kanalları bunlarla ilgili açılış törenlerini devam ettiriyoruz. İşte en son biliyorsunuz Aydın'da Çine Adnan Menderes Barajının hamd olsun açılışını yaptık. Aynı günde o gün onun dışında 4 baraj, yine dışında 3 gölet, 2 tane de sulama tesisinin açılışını gerçekleştirdik. Ve bu açılış törenlerimizi de yaygınlaştırarak ülke genelinde devam edeceğiz.
Değerli kardeşlerim, millete hizmet yolunda bize durmak yok, bize duraklamak yok. Millete hizmet yolunda şımarmak yok, mağrur olmak yok. Bunlar bize kesinlikle yakışmıyor yakışmaz. Bugünden tezi yok millete gidiyor, milletle muhabbetimizi daha ileriye taşıyacağız. Yani hafta sonları milletvekili arkadaşlarım hemen illerine gidecekler, illerinde halkımızla kendilerini Parlamentoya gönderenlerle kaynaşacaklar. Yoğun bir şekilde bu çalışma trendimizi yükselteceğiz. Zira durmak yok, yola devam dedik.
Öyleyse Allah yolumuzu, bahtımızı açık etsin diyorum. 16. istişare toplantımızın başarılı geçmesini Allah'tan temenni ediyor, hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Allah yar ve yardımcımız olsun.