AK PARTİ Grup Toplantısı ( 29.06.2010 )

Ak Parti Genel Başkanı ve Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın ''AK PARTİ Grup Toplantısı'' Konuşması Tam Metni

Değerli misafirler, değerli milletvekili arkadaşlarım, hanımefendiler, beyefendiler; sizleri en kalbi duygularımla selamlıyor, Grup Toplantımızın ülkemiz, milletimiz, demokrasimiz için hayırlı olmasını Allah'tan temenni ediyorum.

Bildiğiniz gibi Cuma günü beraberimizdeki heyetle G-20 4. Liderler Zirvesine katılmak üzere Kanada'nın Toronto şehrine gittik. G-20 Zirvesinin ve zirve esnasında yaptığımız ikili görüşmelerin Türkiye ekonomisi ve Türk dış politikası açısından son derece verimli olduğunu ifade etmek istiyorum.

Toronto'da G-20 toplantıları dışında başta Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Sayın Obama, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Sayın Medvedev, İngiltere Başbakanı Sayın Cameron, İtalya Başbakanı Sayın Berlusconi, Almanya Şansölyesi Sayın Merkel, İspanya Başbakanı Sayın Zapatero olmak üzere liderlerle geniş ve bir kısmıyla da daha kısa süreli görüşmelerimiz oldu. Son dönemde yaşanan gelişmeleri tüm boyutlarıyla ele almak açısından yararlı görüşmeler yaptık. Özellikle bazı çevreler tarafından ülkemiz aleyhine sürdürülen karalama kampanyalarını boşa çıkarmak açısından bu görüşmeler önemli bir fırsat oldu.

Gazze'ye yardım götüren gemilere yönelik İsrail saldırısını, İran'ın nükleer programıyla ilgili yürüttüğümüz diplomatik girişimleri muhataplarımıza ilettik. Tabii görüşmelerimizde ağırlıklı konu başlığı terördü. Türkiye'nin terörle mücadelesinde yeterli uluslararası desteği alamadığını, özellikle teröre destek verildiğini gizli veya açık olarak bunları da kendilerine bilgi ve belgeler ışığında anlatma fırsatımız oldu. Buradan finansal desteği nasıl sağladıklarını liderlere ayrı ayrı aktarma fırsatımız oldu. Terör konusunda başta Avrupa ülkeleri olmak üzere tüm müttefiklerimiz de artık kınamanın, taziyenin, dilek ve temennilerin ötesinde somut ve tatmin edici adımlar beklediğimizi de yine bu fırsatla ifade ettik. Teröre karşı ortak mücadele anlayışının somut olarak ortaya konulması gerektiğini, artık sadece söylemlerle netice alınamayacağını, somut eylemlerle ortak hareketin ortaya kararlı bir şekilde konulması gerektiğini vurguladık.

Zirve öncesinde Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Sayın Obama ile uzunca bir görüşmemiz oldu. İran'ın nükleer programı ve Türkiye'nin çabaları, Gazze ambargosu ve yardım gemilerine yönelik saldırı, terörle iş birliğinin artırılması gibi konuları açık ve samimi bir şekilde ele aldık. Sayın Obama'nın Gazze'ye giden yardım filosuna yapılan saldırıyla ilgili kaygılarımızı ve hassasiyetlerimizi paylaştığını görmekten memnuniyet duydum. İki dostun birbirini anlaması ve üzüntüsünü paylaşması elbette çok önemlidir. Nitekim saldırı sonrasında yaptığımız görüşmelerde bu duyarlılığı güçlü şekilde, özellikle telefon görüşmelerinde de hissetmiştik. Müttefik bir ülke olarak, ABD'nin Türkiye'nin hassasiyetlerini dikkate aldığını görmek ayrıca memnuniyetimizi bu vesileyle artırmıştır.

Tabii ağırlıklı olarak Sayın Obama'yla İran'la nükleer program konusunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyindeki süreci de değerlendirme fırsatımız oldu ve bu konuyla ilgili tabii ki rahatsız olduklarını da bana ifade ettiler. Bizler de bu takındığımız tavrın bütün gerekçelerini çok açık net kendilerine ifade ettik.

Türkiye, Irak ve ABD arasında kurulan üçlü mekanizmada yeni bir yaklaşım benimsememiz gerektiğini, terörle mücadelede daha fazla iş birliğinin kaçınılmaz olduğunu kendileriyle bu arada paylaştık. Zira üçlü mekanizmanın görüşmeler ötesinde artık istihbarat paylaşımının ötesine geçecek adımlar atmasını, bunların neler olabileceği noktasında da kendilerine kanaatlerimi anlattım. Son derece yapıcı ve samimi bir atmosferde geçen görüşmemiz inanıyorum ki önümüzdeki dönemde Türkiye-ABD ilişkilerinde yakaladığımız ivmeyi daha farklı noktalara taşıyacaktır.

Burada bir şeyi özellikle ve üzülerek ifade etmek istiyorum. Tabii Türkiye'de medyanın bizim bu görüşmelerimizi farklı şekilde vermesi, gerçekten terörle mücadelede ülkemizdeki bir kısım medyanın yaklaşım tarzını ortaya koyması bakımından çok önemli. Yani bunların kimden yana olduğunu anlamakta ben zaman zaman zorlanıyorum. Ve söyledikleri, yayınladıkları haberlerin, attıkları başlıkların bizim yaptığımız görüşmeyle yakından, uzaktan alakası yok; bunu çok açık net söylüyorum. Gazete adı vermeyeceğim, ama belli bir gruba ait olan bu gazetelerin bu tür haberleri yayınlaması sadece teröre yataklık yapar, başka bir şey yapmaz. Zira kendi ülkesinin Başbakanını güya kendine göre zorda bırakacak veya iç politikada ona zarar verecek düşüncesiyle yapmadığım, konuşmadığım bu görüşmeleri kalkıp da yapılmış görüşmeler gibi vermek kusura bakmayın insanın kanına dokunuyor. Yani siz bu ülkenin medyası olacaksınız ve sadece Türkiye'de AK PARTiyi acaba nasıl yıpratırız diye yapılmamış, konuşulmamış şeyleri konuşulmuş gibi vermek ve bunların bir taraftan sağdan vurmak, bir taraftan soldan vurmak havasıyla böyle bir görüntü sergilemek ne basın ahlak ve ilkelerine sığar, ne de insani ilkelere sığar; bunu özellikle vurgulamak istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, şunu da söyleyeyim: Başbakan hâlâ gerilimden yana. Yani bunları söylemek eğer gerilimse, kusura bakmasınlar evet ben gerilimden yanayım. Çünkü ben burada doğruyu söylüyorum ve kimse bizden sululuk beklemesin. Biz ciddi, kararlı bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devletini yönetiyoruz. Ve bu devleti yönetirken de bizden gayri ciddilik kimse beklemesin. Ciddiyetimizin gereği neyse bunu her zaman ortaya koyacağız. Ve Türkiye eğer 7,5 yıl öncesi Türkiye değilse, bugün dünyada farklı bir konuma oturmuşsa, bu ciddi ve kararlı bir yönetimin eseridir, bunu bir defa görmek lazım. Bugün dünya üzerinde ABD'nin ilgili olduğu birçok konuyla Türkiye de ilgilidir. Afganistan'dan Irak'a, Filistin'den Balkanlar'a kadar çok geniş bir alanda ortak çıkarlarımız var, ortak bir vizyonu paylaşıyoruz. Hepsinden de önemlisi, somut bir iş birliği içerisindeyiz. Ve bizleri ziyaretinde Sayın Obama'nın da ifade ettiği gibi, bir model ortaklık dönemine girmiş bulunuyoruz ve bunun gereği neyse bunları da yapıyoruz. Ama öyle şeyler olur ki burada paylaşır, ama öyle şeyler de olur ki paylaşamayabiliriz. Türkiye-ABD ilişkilerine gölge düşürmeye çalışan bu bazı çevreler bu ilişkinin çok boyutlu yapısını ve derinliğini göz ardı ediyorlar.

Arkadaşlar, açık ve net söylüyorum; müttefikler arasında zaman zaman yöntem ve üslup farklılıkları olacaktır, olabilir. Farklı görüşler ön plana çıkabilir. Bunu kimse bir çekişme, bir çatışma, bir karşıtlık, bir kopuş olarak lanse etmemelidir. Ve bunu biz işte G-20 toplantısında da görüyoruz. Çok farklı yaklaşımlar ortaya koyan ülkeler var. Şimdi farklı yaklaşım ortaya koyuyorlar diye kalkıp da bunların arası açıldı, bunlar görüşmüyor diye kimse bunları ne yazıyor, ne çiziyor. Ama bizim ilişkilerimiz dostluk, müttefiklik ve karşılıklı menfaatler zemininde devam ediyor, devam edecektir. Şunun da altını çiziyorum: İki ülke arasındaki tarihi ilişkiler, lobilerin rüzgarlarıyla oluşmamıştır. Lobilerin kara propagandalarıyla da yönünü belirlemez. AK PARTi İktidarı, Obama Yönetimi gibi bu ilişkilere büyük önem vermektedir, çok yönlü iş birliğini aynı kararlılıkla da sürdürmektedir.

Değerli arkadaşlar, G-20 Zirvesinin Türk dış politikasının vizyonu açısından eksen kayması gibi içi boş tartışmaların yapıldığı bir döneme denk gelmesi, bu tartışmaları körükleyenlere de sanırım en güzel cevabı teşkil etmiştir. Amerika Birleşik Devletleri'nden Endonezya'ya, Avrupa Birliği temsilcisinden Güney Afrika ve İngiltere'ye, Fransa'dan Hindistan'a dünyanın en gelişmiş 20 ekonomisini bir araya getiren bu oluşumda Türkiye'nin saygın bir üye olarak öne çıkması, Türkiye'nin çok yönlü ve proaktif dış politikasının ne kadar isabetli sonuçlar ürettiğini ortaya koymuştur.G-20 Toronto Zirvesinin sonuç bildirgesinde en az gelişmiş ülkelerin küresel ekonomide aktif olarak yer almasına da vurgu yapıldı. Bakınız Birleşmiş Milletler 4. En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansının önümüzdeki yıl Haziran ayında Türkiye'de yapılması kararlaştırıldı. Sonuç bildirgesinde de ev sahipliği yapacak olmasından dolayı Türkiye'ye ayrıca teşekkür edildi. Tabii G-20 Zirvesi biraz önce de ifade ettiğim gibi, sadece dış politikamız açısından değil ekonomimiz açısından da son derece önemli bir zirveydi.

Şunu da memnuniyetle ifade ediyorum: Türkiye'nin küresel krize ve krizden çıkışa yönelik tezlerini bu zirvede bir kez daha vurguladık. Nitekim bu tezlerimiz sonuç bildirgesine de geniş şekilde yansıdı. G-20 ülkeleri olarak, bir yandan ekonomik büyümeyi teşvik ederken, diğer yandan borç sorununu çözmek için yükselen bütçe açıklarının 2013 yılına kadar yarıya indirilmesi yönünde bir hedef belirledik. Türkiye olarak biz bütçe açığımızı son yıllara kadar izlemiş olduğumuz mali politikalarla makul seviyelere düşürdük. 2002 yılında yaklaşık eksi yüzde 12'lik açık ile G-20 ülkeleri arasında en yüksek bütçe açığına sahip olan Türkiye, 2006 yılında bütçe açığını eksi yüzde 0,6'ya düşürerek G-20 ülkeleri arasında bütçe açığı en düşük ülke oldu. Küresel krizin en ağır seyrettiği 2009 yılında ise, bütçe açığımızı eksi yüzde 5,5 seviyesinde tutmayı başardık. Birçok G-20 ülkesi 2009 yılında bütçe açıklarını kontrol edemeyerek, çok yüksek seviyelere çıkarttılar. Örneğin, 2009 yılında İngiltere'nin bütçe açığı eksi 11,3 olarak gerçekleşti. ABD'nin eksi 9,9. Fransa ve Japonya'nın eksi 7,5. Hindistan'ın eksi 7 olarak gerçekleşti. Rusya 2008 yılında yüzde 4,1 oranında bütçe fazlası vermişti. 2009'da eksi 5,9 oranında bütçe açığı verdi. Yine G-20 ülkeleri arasında önemli bir ülke olan Güney Afrika'nın bütçe açığı ise eksi 5,8 olarak gerçekleşti. Türkiye ise tekrar ediyorum, 2009 yılında eksi 5,5 oranında bütçe açığı ile G-20 ülkeleri arasında dikkat çekici bir performans sergiledi. Borç konusunda ise Türkiye yine son derece avantajlı bir konumda yer alıyor. Türkiye 2002 yılında yaklaşık -arkadaşlar bunun altını özellikle çiziyorum, hâlâ muhalefet bunun altını tabii çizemiyor o ayrı mesele de, ben çiziyorum altını ve milletimin de bunu tabii çok iyi bilmesini istiyorum- yüzde 74 kamu borcu oranı ile G-20 ülkeleri arasında kamu borç oranı en yüksek 7. ülke konumundaydı Türkiye iktidarı devraldığımızda. 2009 yılında küresel mali krize rağmen bu oranı yüzde 45,5 oranında tutmayı başardık. Aynı dönemde birçok G-20 ülkesinde ise borç oranları kontrolden çıkarak astronomik seviyelere çıktı, 3 haneli rakamlara çıkan ülkeler var. Örneğin 2009 yılında Japonya'da kamu net borç stokunun gayri safi milli hasılaya oranı lütfen dikkat edin, yüzde 190 oranında gerçekleşti. İtalya'da yüzde 116, Kanada'da yüzde 83, Fransa'da yüzde 78, Almanya'da yüzde 75, İngiltere'de yüzde 68, Brezilya'da yüzde 60, Hindistan'da ise yüzde 57 olarak gerçekleşti. G-20 toplantısında ele alınan konulardan biri de ağırlıklı olarak buydu ve bir diğeri de değerli arkadaşlarım, bankaların sermaye yeterlilik rasyolarının yükseltilmesi oldu. Yine en son rakamlara baktığımızda Türkiye'nin bu alanda da ne kadar avantajlı bir konuda olduğunu görebiliriz. Son 8 yılda bankalarımızın sermaye yeterlilik rasyosuna baktığımızda, oranları itibariyle ortalama yüzde 23,3 civarında gerçekleştiğini görüyoruz. 2009 yılında birçok G-20 ülkesinde bankaların sermaye yeterlilik oranı yüzde 10'lar civarındaydı. Türkiye ise yüzde 20,6 oranı ile G-20 ülkeleri arasında en yüksek sermaye yeterlilik oranına sahip ikinci ülke oldu Rusya'dan sonra. Aramızda da çok fazla fark yok.

Bakın yarın gayri safi yurt içi hasılanın birinci çeyreğine ait büyüme verileri açıklanıyor, bunu iyi takip edin. Uzmanların beklentisi, birinci çeyrekte büyümenin yüksek olacağı yönünde. Büyüme noktasında da Türkiye dünyanın ilgisini üzerine topluyor ve orada da yine çok farklı bir konumda bulunuyor. Türkiye küresel mali krizin etkilerini en asgari düzeye indirerek, krizden en hızlı çıkan ekonomi konumuna gelmiştir. Bu durum G-20 Zirvesi esnasında görüştüğümüz hemen her lider tarafından da teyit edilmiştir. 2009'un ilk çeyreğinde dip yaparak, aynı yılın son çeyreğinde yüzde 6'lık bir büyüme kaydeden yegane ekonomi Türkiye oldu. Yarın açıklanacak büyüme oranlarıyla inşallah yeni bir rekorun daha sahibi olacağız. Aynı şekilde Türkiye OECD ülkeleri arasında mali piyasalara müdahale etme gereği duymayan tek ülke oldu. Ne fon aktardık, ne fona devrettik, hiç böyle bir şey yapmadık. Ama diğer ülkeler başta Amerika olmak üzere, ya fon aktardılar, ya fona aldılar. Bu kadar açık ve net her şey ortada. Çünkü sağlam temeller üzerine inşa ettiğimiz mali sektörümüz, kriz döneminde dahi reel olarak yüzde 8,5 büyümüştür. Değerli arkadaşlarım, lütfen buraya dikkat edelim. Çok başka, çok farklı, artık tamamen ayrı bir yerde duran, ayrı bir konumda bulunan bir Türkiye'yi konuşuyoruz. G-20 zirvelerine katılıyoruz, katılmakla kalmıyor tezlerimizi güçlü şekilde savunuyoruz. Düşünün, 2002 sonunda dünya ekonomileri arasında 26. sırada olan bir Türkiye vardı. Ama şu anda 17. sırada, satın alma gücüne baktığımız zaman 16-15, buralardayız. Böyle güçlü bir Türkiye artık var. Ekonomimizle dikkatleri üzerimizde topluyor ve dünya örnek ülke olarak Türkiye'yi konuşuyor, adeta gıptayla izleniyoruz. İçeride ve dışarıda aleyhimize yürütülen onca kampanyaya, onca karartmaya rağmen Türkiye'nin bir barış ülkesi olduğunu hem kendi içinde, hem bölgesinde çok güçlü ve çok samimi şekilde barışı savunduğunu her platformda dile getiriyoruz. Her zaman söylüyorum, artık ülkelerden bir ülke olarak Türkiye değil; güçlü dış politikasıyla, güçlü ekonomisiyle, güçlü tezleri ve barışa yönelik samimi çabalarıyla bir Türkiye var. Azimle çalıştık, kararlılıkla çalıştık, bugün de tüm gayretlerimizin artık milletçe meyvelerini topluyoruz. Eksiklerimiz yok mu? Tabii ki var. Ama nereden nereye geldik. Lütfen bunu da iyi değerlendirelim. Yani 7 yıl önce Türkiye'yi hangi noktada aldık, bugün ise hangi noktadayız; bunun gayet iyi değerlendirilmesi lazım. İleri mi gidiyoruz, geri mi gidiyoruz? Bütün resmi rakamlar, gerçek rakamlar ortada. Bunlara baktığımız zaman her alanda farklı bir Türkiye var. Samimi olarak bakan, dürüst olarak bakan bunu görüyor, görür. Tabii ki uzun soluklu bir sürecin içerisindeyiz. Türkiye artık bu olumlu sürecin içerisine girmiştir, buradan artık geriye dönüş yok, bu kulvarda yerini almıştır. Türkiye, ekonomisiyle hızlı büyüyen, dış politikada eli güçlenen, etkinliği artan bir ülke konumuna yükselmiştir. Bu uzun soluklu süreci tek tek vatandaşlarımıza yansıtmak, tek tek illerimize, ilçelerimize, köylerimize kadar yansıtmak için de gayretlerimizi hiç durmadan sürdüreceğiz.

Değerli arkadaşlarım, son yaşanan terör olaylarıyla birlikte milli birlik ve kardeşlik projesine ilişkin yoğun bir tartışmanın yürütüldüğüne şahit oluyorum. Projenin hız kestiği, yavaşladığı, heyecanın kaybolduğu, hatta açılımın kapandığı gibi tamamen haksız ve bilgi eksikliğinden kaynaklandığına inandığım bir yaklaşım sergileniyor. Bu konuda bazı hatırlatmalar yapmadan önce önemli birkaç noktayı değerlendirmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar; terörle mücadele milli bir meseledir. Terörle mücadelede yegane sorumluluk Hükümete ait değildir. Yegane sorumluluk güvenlik güçlerinde de değildir. En az onlar kadar muhalefetin, Meclis içinde ya da dışında tüm siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin, kanaat önderlerinin, medyanın bu alanda sorumluluğu vardır. Son 26 yıldır Türkiye bu sorunla mücadele ediyor. 26 yıldır her hükümet bu soruna muhatap oldu. Çözüm için çaba harcadı. Ancak köklü ve cesur tedbirler alınamadığı için terör bitirilemedi, kontrol altına alınamadı. Son terör saldırılarıyla birlikte herkesin artık şunu görmesi gerekiyor: Terör saldırılarını, terör örgütünün faaliyetlerini Hükümeti ya da kurumları yıpratmak için bir fırsat olarak görmek, terörle mücadele azmine vurulacak en ağır darbedir. Geçen hafta da ifade ettim, daha Şemdinli'de şehit olan 11 Mehmetçiğimiz toprağa verilmeden, acıları henüz çok sıcakken ne yazık ki Ankara'dan milletin hissiyatıyla örtüşmeyen açıklamalar yapılmaya başlandı. Hiç yeri ve zamanı değilken erken seçim çağrılarının yapılması, olağanüstü hal ilanının istenmesi, yaşanan saldırılardan dolayı Hükümetin, kurumların, milli birlik ve kardeşlik sürecinin suçlanması en hafif ifadesiyle fırsatçılıktır. Böyle zamanlarda dosta, düşmana karşı birlik ve bütünlük ruhunun daha da yüceltilmesi gerekirken, tam tersine buradan nasıl bir siyasi fayda elde ederim, buradan kendi partime, kendi siyasi görüşüme nasıl bir çıkar sağlarım mücadelesi başlatıldı. Burada şunu da altını çizerek ifade etmek istiyorum: Değerli arkadaşlarım, bizim üslubumuzu, bizim söylemlerimizi her fırsatta eleştirenler akıl yoksunu, ahlak yoksunu ifadeler kullanmak suretiyle bize yaklaşanlar lütfen kendi üsluplarına, arkadaşlarının üsluplarına baksınlar, şu Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında grup konuşmalarında, Genel Kurul görüşmelerinde kullanılan üslubu görsünler, iğneyi kendilerine, çuvaldızı başkalarına batırsınlar. Bir başka konu, taşeron tartışması. Bizim terör örgütünü son haftalarda yoğunlaşan eylemleriyle ilgili olarak taşeron olarak nitelememizden ne hikmettir bilinmez, bazıları son derece rahatsız oldu. Günlerce bu kavram üzerinde duruldu. Demek ki taşeron olarak kabul etmiyorlar, herhalde bildikleri bir şey var. Çok ilginçtir, bu taşeron polemiği adeta terör örgütünü temize çıkarmak noktasına kadar götürüldü. Bu boyutta bir örgütün dışarıdan finans yardımı almadan ayakta durabilmesi, silah temin edebilmesi mümkün değildir. Bizim ilgili kurumlarımız, istihbarat örgütlerimiz, Hükümet olarak da biz bu noktada gerekeni çok yoğun bir şekilde yapıyoruz. Ancak, örgütün desteğinin sadece uluslararası boyutla sınırlı kalmadığını, bilerek ya da bilmeyerek, dolaylı ya da doğrudan içeriden de destek aldığını, hatta içerideki kimi örgütlerle, kimi çetelerle iş birliği içinde olduğunu da bazı iddianameler açıkça ortaya koyuyorlar. Ergenekon iddianamesinde buyurun işte bunları görüyoruz. Son haftalardaki terör saldırılarının 7,5 yıldır yapıldığı gibi bugün de Hükümeti yıpratmak için bir fırsat olarak kullanılmasını, terörün diliyle ortak bir dil kullanılıyor olmasını da bu bağlamda dikkatlerinize sunmak istiyorum. Ve bu noktada şu kadarını söylemekle yetiniyorum: AK PARTi buralara çetelerin, hukuk dışı örgütlenmelerin kirli tezgahlarıyla gelmedi, onlara rağmen geldi.

AK PARTi buralara manşetlerle gelmedi, manşetlere rağmen geldi. AK PARTi buralara çözümsüzlük politikalarını savunarak, ezberleri, statükoyu savunarak değil, onlara rağmen geldi. AK PARTi milletten aldığı güçle, destekle, hayır dualarıyla bu yola çıktı, bu sorumluluğu üstlendi ve yoluna da milletle birlikte devam etti, milletle birlikte devam ediyor. Ülke içinde ya da dışında en küçük bir olumsuz meseleyi dahi AK PARTiye saldırı fırsatı olarak kullananlar, bu noktada ülkenin, milletin menfaatlerini dahi çiğneyecek kadar sağduyularını yitirenler bilsinler ki bu millet her şeyi çok iyi görüyor, çok iyi biliyor ve çok iyi değerlendiriyor.

Değerli arkadaşlarım, biz Türkiye'nin bugünlere birlik ruhuyla, bütünlük ruhuyla, en önemlisi de kardeşlik ruhuyla eriştiğinin idrakindeyiz. Bu toprakların çimentosunda uhuvvet var, bu toprakların mayasında dayanışma var, paylaşma var. Bu ülkenin, bu milletin hamurunda kardeşlik var. Şimdi bakınız ben milli birlik ve kardeşlik sürecini başlattığımız andan itibaren her fırsatta, her konuşmamda bazı hususlara özellikle dikkat çektim. Şunu çok sık ifade ettim: Sorunun ne olduğunu bilmeyenler, çözümü bilmezler, çözümü anlayamazlar. Sorunu inkar edenler, görmezden gelenler, başını kuma gömenler çözümü de anlayamazlar, algılayamazlar. Bu ülkede benim Türk kardeşimin, Kürt kardeşlerimin, Roman kardeşlerimin, Arnavut'un, Boşnak'ın, Abaza'nın, Gürcünün vesaire farklı etnik kökendeki kardeşlerimin sorunları yıllarca görmezden gelindi, inkar edildi. Sünni kardeşlerimin, Alevi kardeşlerimin sorunları yıllarca inkar edildi. Azınlıkların, gayrimüslim vatandaşlarımın sorunları inkar edildi. Birçok ekonomik sorun bu ülkede yıllarca görmezden gelindi. Popülist politikalarla geçiştirilmeye çalışıldı. Bu inkar politikası değerli arkadaşlarım, sorunları çözmedi, gündemin dışına bütün bu sorunları itmedi. Tam tersine sorunları daha da büyüttü, kronik hale getirdi, kangrene dönüşmesine neden oldu. Yine burada bir kez daha tekrar ediyorum. Bu sorunlar sadece son 10 yılda, 20 yılda, 30 yılda ortaya çıkmış sorunlar değildir. Bu sorunlar kökü derinlerde olan sorunlardır. Bugün hala milli birlik ve kardeşlik projesini bir paket olarak görmek isteyen, paket açılınca meselenin bir anda, bir gecede çözüme kavuşacağını bekleyenler var. Bunlar meselenin derinliğini bilmedikleri için, bilmek istemedikleri için projeyi anlamıyorlar, açılımı anlamıyorlar. İşte bu yüzden hayal kırıklığı yaşıyorlar. Asırlara sari bir meseleyi birkaç paket açıklayarak, birkaç yasal düzenleme yaparak çözemezsiniz. Nitekim biz en başından itibaren ta iktidara geldiğimiz günden, 18 Kasım 2002'den itibaren bu köklü meseleleri çözmek için adımlar attık, düzenlemeler yaptık, yatırımlar yaptık. Süreç o gün başladı ve bugün de devam ediyor. Kısa vadede yapılması gerekenler vardı, yaptık, yapıyoruz. Orta ve uzun vadede yapılması gerekenler var, hazırlıklarını yaptık, bunların da alt yapısını hazırladık. Bunları da çok sıcak şekilde takip ediyoruz. Ama bakın şuranın altını özellikle çiziyorum değerli arkadaşlarım: Bu sorunların çözümüne ilişkin olarak biz en önemli, en hayati adımı attık. İnkar politikalarına son verdik. Bu ülkede bu vatandaşlarımızın sorunları olduğunu kabul ettik, bunu dile getirdik ve bunun üzerine gitmeye başladık. Tek başına bu bile demokratik açılımın yüzde 70'inin, yüzde 80'inin başarıyla tamamlanması anlamına geliyor. Demokratik açılım, açık söylüyorum; bir zihniyet devrimidir. Zihniyeti değiştirmeden uygulamayı düzeltemezsiniz. AK PARTi iktidarı sorunu üreten zihniyeti değiştirmektedir. En çok sesi çıkanlar süreci büyük bir tehlike gibi gösterenler ne diyorlar? Açılımın içi boş diyorlar. Peki açılımın içi boşsa niçin bu kadar kıyamet koparıyorsunuz, neden bu kadar kıyamet koparıyorsunuz? Sebebi basit, çünkü statükocu anlayışlar yıkılıyor, inkarcı zihniyet tarih oluyor, baskıcı anlayışlar tarihe gömülüyor, açılım sürecinin yönetilmesiyle ilgili iyi niyetli eleştirileri elbette değerlendirmeye alıyoruz. Ama şunu da unutmamak gerekiyor: Süreç, sadece Hükümetin iyi niyetiyle yürümüyor, sürecin içinde olanlar, sorunun parçası olanlar kötü niyetli olursa, ayak direrse, gelişmeleri sabote etmeye çalışırsa elbette süreç arzu edilen hızda ilerleyemez. Biz her zaman sorunların çözüm yeri olarak siyaset kurumunu, demokrasiyi gördük. Açılım konusunda da siyasete ve demokrasiye güvendik. Siyasetin çözüm kapasitesi gelişsin istiyoruz. Siyasi kararlar açılsın istiyoruz, demokratik süreçler güç kazansın istiyoruz ve bunu devamlı söyledik. Ama süreç içinde yasama ve yürütmenin iradesi dışında birçok gelişme ortaya çıktı.

Değerli arkadaşlarım, ekranları başında bizleri izleyen milletime de sesleniyorum; olay sadece yasama ve yürütmenin attığı adımlarla bitmiyor, bir de bunun dışında yargının attığı veya atacağı adımlar var. Birçok gerçekleri bu süreç içerisinde gördük, görüyoruz. Ve milletim bunları çok yakından değerlendiriyor, iyi değerlendiriyor, ne nasıl oluyor, bu çok önemli, nerede kimler var, bu çok önemli. Hangi kurumların içerisinde kimler var bunlar çok önemli. Bugün açılıma destek veren çevrelerin eleştirilerine bakın, çoğunun yasama ve yürütmeyi ilgilendirmeyen hadiselere dayandığını görüyorsunuz. Arkadaşlarım, soruyorum sizlere Allah aşkına, DTP'yi AK PARTi mi kapattı? Biz parti kapatmaya karşı olduğumuzu devamlı söyledik. Ve bu gelişmeyi hoş karşılamadık, bugün de aynı kanaatteyiz. Ama DTP kendisini kapattırmak için elinden ne geliyorsa bunları yapmadı mı? Yaptı, yaptı. Partilerin kapatılmasını zorlaştırmak için Anayasa değişikliğini kim gündeme getirdi? Biz getirdik. Peki buna kim karşı çıktı? Bunlar karşı çıktı, hepsi, bütün muhalefet; CHP'si, MHP'si, BDP'si hepsi karşı çıktı, hepsi. Nasıl oluyor da siz parti kapatılmayla ilgili olarak bizi suçlarsınız? Habur'dan gelenlerin tutuklanması sebebiyle Hükümete yükleniyorlar, Habur'dan gelenleri Hükümet mi tutukladı? İlgili yasadan yararlanmak istemeyenlerin eylem ve söylemleriyle bu zemini hazırlayanların; arkadaşlar, bunda hiç mi kabahati yok? KCK yargılamasını Hükümet mi yaptı? Bazı belediye başkanlarının götürülmesi tarzını benimsemediğimi daha önce zaten söyledim, o ayrı bir konu. Ama yargılama olayı, ayrı bir olay. Biz Hükümet olarak tutuklanma şekline yönelik kanaatimizi yine söylüyorum ve doğru olmamıştır, o şekil yanlıştır ve ondan sonra gerekli talimatlar gerekli yerlere verilmiş ve ona göre de tavır değişikliği yapılmıştır. Peki belediyeleri örgütün arka bahçesi haline getirenlerin, beledi başkanlarını örgüt üyelerinin talimatları karşısında hazır ola geçirenlerin, halkın imkanlarını illegal oluşumlara harcayanların kabahati yok mu? Biz Hükümet olarak risk aldık, cesaretle, kararlılıkla, iyi niyetle elimizi, gönlümüzü, vücudumuzu bu taşın altına koyduk. Gencecik fidanlar toprağa düşmesin dedik, küçük yavrular mahrumiyet yaşamasın, insanlar en temel haklarından mahrum kalmasın, kimse mağdur olmasın, kimse dışlanmasın istedik. Ama birileri çok rahatsız oldular. İstismar zeminlerinin kaybolmasından, sömürü düzenlerinin bozulmasından korktular. Peki terörün artmasından, güvenlik kaygılarının ön plana çıkmasından kim kazanacak, kim kaybedecek? 26 yıldır süren bu olayların bir kazananı var mı Allah aşkına? Biz Hükümet olarak bu kısır döngüyü, bu kirli oyunu bozmak istiyoruz. Kimse destek vermese, kimse yardım etmese de biz hakkımızın desteğiyle bu yolda yürümeye devam edeceğiz. Herkes elinden geleni hangi tür engeli çıkarırsa çıkarsın, her türlü sabotajı yapsa da biz sözümüzü yere düşürmeyeceğiz. Ülkemizin selameti için, milletimizin huzur ve güvenliği için, insanımızın birlik ve kardeşliği için demokratikleşmeye devam edeceğiz. Türkiye artık eski Türkiye değil. Muhalefet eski söylemlerle gelişmelere ayak direyebilir, medya kendi hesabına göre hareket edebilir, birileri istismar kanalları kurumasın diye çaba gösterebilir, milletimiz eşsiz basiretiyle her şeyi görüyor, biliyor. Türkiye bugün hep birlikte olağanüstü hal uygulamasına karşı çıkıyor değerli arkadaşlarım, bu az şey midir? Türkiye bugün kanın durması, gözyaşının dinmesi için sesini yükseltiyor; bu az şey midir? Türkiye tek yürek halinde terörün karşısına dikiliyor. Benim batıdaki kardeşim doğudakini, doğudaki batıdakini anlamak için daha yoğun çaba sarf ediyor; bu az şey midir? Bize olağanüstü hal kalksın yeter diyenlere cevap veriyorum. Olağanüstü hali AK PARTi iktidarı kaldırmadı mı söyleyin bakalım? Biz kaldırdık. Çevik Kuvveti vesaire kim  çıkardı bu topraklardan? Biz çıkarttık. Bu ülkede yıllarca bunlar giderken Çekiç Gücüyle, şusuyla busuyla bunlar giderken değerli kardeşlerim, bütün AK PARTi iktidarı bunları yaptı teşekkür ediyoruz dediler mi? Sadece o an, hepsi mazide kaldı, şimdi onları konuşmuyorlar. Görevinizi yaptınız diyorlar. Tamam da bizden önce gelenler niye yapmadı bu görevi? Yapınca görevi yaptın, yapmadan önce yaparsanız her şey bitti demektir, teşekkür ederiz. Yaptık hadi bakalım. Bu ülkede yıllarca konuşulmayanlar arkadaşlar konuşuluyor. Tartışılmayanlar tartışılıyor. Köylerin boşaltılması sorgulanıyor, faili meçhuller sorgulanıyor, çeteler bir bir açığa çıkarılıyor ve yargılanıyor; bu az şey midir? Devlet ilk kez bu ülkede etnik unsurları tek tek muhatap alıyor. Romanları, Alevi vatandaşlarını, etnik azınlıkları, bütün hepsini tek tek muhatap alıyor. Onlarla görüşüyor, sorunlarını paylaşıyor, bunlar ilk kez oluyor. Devletin bir kanalı tamamıyla Kürtçe yayın yapıyor 24 saat. Bir Arapça kanalının yayına girmesini küçümseyenler var, az şey mi arkadaşlar? Bu ülkenin ne demek istediğini tüm bölgenin diliyle onlara ulaştırıyor. Zaten biz yıllarca bunun hesabını veriyoruz, bunun faturasını ödüyoruz. Eğer Güneydoğu insanına, o Türkçe bilmeyen vatandaşına sen devlet olarak onların beklediklerinin cevabını verebilseydin bu günlere gelmezdik, işte şimdi biz bunu yapıyoruz. Tek başına bunlar bile bu ülkede kardeşliğimizin önündeki engellerin kaldırılması adına büyük bir adımdır, büyük bir atılımdır, büyük bir devrimdir değerli arkadaşlarım. Biz toplumun çeşitli kesimleriyle çok verimli toplantılar yaptık. Bu ülkede Türkçe'yle ilkokul birinci sınıfta ve maalesef çok trajik şekilde tanışanlar var; bunları dinledik. Alevi olduğunu, Kürt olduğunu, Rum olduğunu, kız istemeye gittiğinde kapılar yüzüne kapatılınca öğrenenler olduğunu biz bu toplantılarda dinledik. İnkar politikalarının bu trajedileri ortadan kaldırmadığını, tam tersine daha da büyüttüğünü, çözümsüzlüğe ittiğini biz bu süreçte değerli arkadaşlarım, bir kez daha gördük. Kendisini itilmiş, ötelenmiş, horlanmış, dışlanmış hisseden toplumun tüm kesimlerinde,  demokratik açılımın sayesinde artık bir umudun oluştuğunu, bu kesimlerin gözlerinin ışıl ışıl parladığını gördük. Unutmayınız değerli arkadaşlarım, elinde çekiç olanlar her şeyi çivi olarak görürler, bakın bu çok önemli. Biz milli birlik ve kardeşlik projesiyle en başta bu anlayışın tedavülden kalkmasını sağladık. Yüzyılların mirası olan meseleler, bugün tarihinde ilk kez çözüm umuduna kavuştu. Kelimenin tam anlamıyla ok yaydan fırladı.  İnşallah orta vadede, uzun vadede, Türkiye bu prangalarından, bu zincirlerinden kurtulacak. Süreç elbetteki sancılı olacak. Ben bunu ilk andan itibaren vurguladım. Sizlerden defalarca sinirleriniz çelik gibi olmalı ricasında bulundum. Çünkü bu sürecin başarıya ulaşmasından rahatsızlık duyanlar var. Milletin kazanmasıyla, Türkiye'nin kazanmasıyla kaybedecek olanlar var. Terör piyasasından, ayrımcılık pazarından, istismar tezgahından maalesef bu ülkede ekmek yiyenler var; bunu böyle bilesiniz. Bunlar piyasanın değer kaybetmesine, pazarın kapanmasına, tezgahın bozulmasına direnecekler dedim ve nitekim direniyorlar. Şehit askerlerimizin, dağlarda ölen gençlerin kanından beslenenler, onların cenazeleri üzerinden istismar siyaseti yürütenler var dedim, nitekim onlar direniyorlar. Geçen hafta söyledim, bugün tekrar söylüyorum; eğer milli birlik ve kardeşlik projesinden şu ismin güzelliğine bak, milli birlik ve kardeşlik, buna karşı çıkılır mı? Milli birlik diyoruz ya, buna hayır denir mi? Ben milli birlik istemiyorum, çık bir de bunu söyle. Ben kardeşlik istemiyorum, çık bir de bunu söyle. Eğer buna karşı değilsen içini nasıl dolduracağız gel bunu söyle. Ama bunların böyle bir derdi, böyle bir sıkıntısı yok. Eğer demokratik açılımlardan vazgeçersek, Türkiye kaybeder, gençler kaybeder, istikbalimiz olan çocuklar kaybeder. Biz vazgeçmeyeceğiz, vazgeçilmesine müsaade etmeyeceğiz. Kandan beslenenlerin bu süreçte galip gelmesine asla izin vermeyeceğiz. Biz böyle hayati bir meselede, böyle milli bir meselede siyasi hesapların içine girmedik. Siyasi ve toplumsal mutabakatın bu noktada çok önemli olduğunun idrakiyle bütün siyasi partilerin kapısını çaldık, onların katkısını desteğini aradık. Kapılar yüzümüze kapatıldı. Peşinen ret cevapları aldık, kamera şartı gibi nezaketsiz yaklaşımlara şahit olduk. Şimdi yeniden bir şeyler gündeme geldi. İşte görüşürüz diyenler var vesaire. Eyvallah, en kısa zamanda ben davetimi yapacağım. Bakalım kimler gelecek, göreceğiz. Ve bir Başbakan sıfatıyla davetimi yapacağım, bakalım kimler gelecek ve gelenlerle de bu konuları görüşelim. Ne gibi katkıları olur, katılımları olur, bunları bizzat dinlemek isterim. Arkadaşlarımla beraber ama baş başa, ama heyetler arası. Bunları yaparız görüşürüz. Yeter ki bir kolektif akıl oluşsun, bir söylem birliği oluşsun ve bu sorunların üzerine hep birlikte gidelim. Parlamento içi, Parlamento dışı hepsini davet ederim. Benim için bunlar anormal şeyler değil. Dün de söyledim, asla bir ön kabulüm, asla bir ön yargım yok. Yeter ki oturalım, konuşalım ve birlikte çözüm arayalım. 1 yıldır milli birlik ve kardeşlik projesiyle ilgili olarak son derece çirkin, nezaketsiz, seviyesiz eleştiriler dile getirildi. Kimse işin özüne girmedi, kimse alternatif getirmedi. Ama toplumun çeşitli kesimlerini tahrik etmek için son derece sorumsuz bir tavır izlendi ve izleniyor. Buna rağmen tüm tahriklere, tüm provokasyonlara, en ağır itham ve iftiralara rağmen, biz kapımızı hiçbir zaman kapatmadık, içimize de kapanmadık. Şu son 1 yılda bu konudaki kimin samimi olduğu hususunu, kimin de çözümün karşısında durduğunu aziz milletimiz tek tek inanıyorum ki gördü, net gördü. Bizim bugün de hiçbir çekincemiz, hiçbir kompleksimiz yok. Eğer bu konuda hakikaten bizimle görüşmek isteyenler olursa, illa bu siyasi parti liderleri olmayabilir. Akademisyenler, medya, sivil toplum örgütleri, hatta birey olabilir. Bölgenin insanları olabilir, biz bunları bütün yetkili birimlerimizle dinleriz, dinlemeye hazırız. Bizimle görüşmek isteyenler, eğer bu sürece katkı sağlamak isteyenler varsa, her zaman olduğu gibi bugün de Partimizin de, Başbakanlığımızın da bu konuda dinlemeye hazır olduğunu tekrar ifade ediyorum. Milletin derdine derman olma yolunda kimin elinde bir çözüm önerisi varsa, kimin bir teklifi varsa, art niyetsiz, ön yargısız şekilde biz ona kulak veririz, dinleriz ve söylediklerini de dikkate alırız.

Türkiye bu meseleyle geleceğe yürüyemez değerli arkadaşlarım. Bu meseleyi çözmekten, bu meseleyi artık geride bırakmaktan başka önümüzde hiçbir seçenek yok. Biz büyük bir milletiz. 73 milyonun her biriyle el ele verecek, omuz omuza vereceğiz ve Allah'ın izniyle bu süreci nihayete erdireceğiz. Kardeşliğimiz için yüreğini ortaya koyanlar bizim başımızın üzerindedir. Kardeşliğin karşısında duranları da tarihe ve millete havale ediyoruz.

Bu düşüncelerle sözlerime son verirken, siz değerli milletvekili arkadaşlarımı, değerli misafirlerimizi, bizi izleyen aziz milletimizi bir kez daha sevgi ve saygıyla selamlıyor, çalışmalarınızda başarılar diliyor, kalın sağlıcakla diyorum.
Başbakan Grup 1.jpg

Kullanıcı Adı
Şifre