Engin Noyan Bursa'da
Eskilerin deyişiyle, “Her sakallıyı babası sanan” bâzı câhil, yani kendini/lisânını/medeniyetini ve de tarihini bilmez ehl-i fitne taifesinden birtakım edebsizler fakîre, her zaman iftihar ve şerefle taşıdığı “Noyan” soyadından hareket ederek, Ermeni/Gayr-i Müslîm menşeli yakıştırmasında bulunmaktadırlar.
DEF-İ NECÂSET FASLI…
Eskilerin deyişiyle, “Her sakallıyı babası sanan” bâzı câhil, yani
kendini/lisânını/medeniyetini ve de tarihini bilmez ehl-i fitne
taifesinden birtakım edebsizler fakîre, her zaman iftihar ve şerefle
taşıdığı “Noyan” soyadından hareket ederek, Ermeni/Gayr-i Müslîm
menşeli yakıştırmasında bulunmaktadırlar. “Noyan” aslında Moğolca bir
kelimedir ve kökü Çinceye dayanmaktadır. Moğollarda “Yüzbaşı, binbaşı
ve tümenbaşı rütbesi ırsî idi: bu rütbede bulunanlar umumî bir unvan
olan NOYAN yani BEĞ, SENYÖR, ASKERÎ SENYÖR adını alıyorlardı; malûm
olduğu üzere Çinden gelme olan bu ünvanı çok eski zamanlardan beri
bozkır aristokrasisinin mümessilleri taşıyordu. Moğol imparatorluğu
devrinde bu ünvanı şehzadeler de taşıyordu. Meselâ Tuluy’a YEKE NOYAN –
BÜYÜK NOYAN adı veriliyordu.” (B.Y. Vladimirtsov: “MOĞOLLARIN İÇTİMAÎ
TEŞKİLÂTI”. Çev.: Abdulkadir İnan/Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara
1995/s.157).
Daha sonra Anadolu Beylikleri döneminde bu
şerefli “Noyan” sıfatı, muhtelif kaynaklardan edindiğim bilgilere göre,
kendi ordularıyla fütühata giden, ama eğer fetih müyesser olursa, geri
dönmeyip, fethettikleri topraklara, oraları hem yönetmek, hem de İslâmî
mânâda irşâd etmek üzere yerleşenlere verilmiştir. Dolayısıyla “Noyan”
adını taşıyan hiçbir Ermeni ya da başka soydan Gayr-i Müslim
yoktur/olmamıştır/olamaz. Kaldı ki, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, azze
ve celle, hidâyetiyle şereflenip Kelime-i Tevhîd ve de Kelime-i
Şahâdet’i bütün kalbiyle telâffuz etmiş bir kimse artık yalnızca
Müslümandır – onda soy-sop, ırk, kavmî mensûbiyyet artık asla
aranmayacağı/aranamayacağı gibi, câhiliyesini de yüzüne vurmak, mutlaka
tevbe etmeyi ve hak helâlliği almayı gerektiren haram derecesinde ağır
bir günahtır! İftirâdan ise hiç söz etmemeyi daha uygun buluyorum!
Yine birtakım kendini bilmez edebsizler fakîr hakkında
“Sabetaycılık” fitnesini çıkartmışlar, kendilerine “bilim adamı” sıfatı
yakıştırılmış birtakım başka câhiller de bu fitneyi hiç araştırma
gereği duymadan, “bilimsel bir veri” olarak kitaplarına almışlardır.
Yeri gelmişken bu husûsa da bir açıklık getireyim: Malûm,
Yahudîlik/Mûsevîlik gibi Sabataycılık da soy bağı gerektirir; bir başka
deyişle sonradan yapılan bir tercihle Sabataycı olunmaz/olunamaz. Daha
evvel de bildirdiğim üzere, ana soyum Afyon/Emirdağı’na, baba soyum ise
Karamanoğlu Beyliği üzerinden Kosova/Prizren’e dayanır.
Dönmeliğin/Sabetaycılığın çıkış yeri ve merkezi olan Selânik şehri ve
mücâvir sahasıyla, her iki ailenin de hiçbir bağlantısı olmamıştır. Her
iki aileye alınan gelinler arasında da hiçbir Dönme/Sabetaycı yoktur.
Anne tarafımda yegâne Gayr-i Müslim, 1927 yılında Türkiye’ye
Almanya’dan gelen ilk gelinlerden biri olan, rahmetli anneannem Âdile
Hâlid Erman hanımefendidir ki, o da Hristiyanlığın Protestan mezhebine
tâbi idi. Ancak rahmetli anneannem, bizzât annemin ve rahmetli komşumuz
Fethi beyefendinin şahâdetiyle, son nefesini Müslime olarak vermiş,
dolayısıyla İslâm’a uygun şekilde, bir Müslüman kabristanına
defnedilmiştir. Ben, rahmetli anneannemin vefatı esnâsında henüz küçük
bir çocuk olduğum için, öncelikle bir Müslüman olarak, muhtereme
annemin ve rahmetli Fethi beyamcamın sözlerine itibar etmek
durumundayım – Allahu ‘alem!
O halde bu iğrenç “fitne” nereden çıkıyor?
Hayatımın ne yazık ki büyük bir bölümünü kapsayan câhiliye
dönemimde, bir süre, bilindiği üzere, çalgıcılık yaptım; ekmeğimi ve
bir nebze tanınmışlığımı o yolla kazandım. Istanbul’un azınlık
kültürleri, öncelikle müzikleri/şarkıları açısından, o zamanki merak
saham içinde, önemli bir yer tutuyordu. Bu merak bende Türkiye’de
yaşayan Mûsevîlerin anadil olarak konuştukları onbeşinci asır
İspanyolcasının, tâbir câizse, nevi şahsına münhasır bir şekli olan
Ladino üzerine doktora çalışması yapan lisâniyâtçı bir arkadaşım
vesilesiyle uyanmıştı. Hakikaten çok şaşırtıcı özellikler ve
güzelliklerle doludur Ladino Müziği. Açıkçası pek sevdim o müziği -hâlâ
da severim- ve konserlerimde icra etmeye başladım. O yıllarda
Istanbul’da, bugünkü deyişle, “kamuya açık alan”da bu müziği icra eden
hiç kimse yoktu. İster istemez Mûsevî cemaatinin dikkatini çektim.
Aramızda, câhiliyenin, tâbir câizse “tipik bir tezâhürü” olarak, yakın
ve güzel dostluklar kuruldu. Kanaatimce Dönme/Sabetaycı yaftasıyla
yaftalanmama, Mûsevî cemaatiyle bu yakınlaşmamın dışa, özellikle de
bugün Müslüman kardeşlerim olarak hitap etmekle şeref duyduğum kesime
yansıması yol açmıştır: nüfus kâğıdı itibariyle Müslüman olan bir
kimsenin Mûsevî cemaatiyle bu kadar “içli dışlı”(!) olması, ancak o
kimsenin Dönme/Sabatayist olmasıyla mantıklı bir şekilde
açıklanabilirdi!
O yıllarda, yanılmıyorsam Fehmi Koru beyefendi bu meâlde bir yazı
yazmıştı ZAMAN gazetesinde, o zamanki eşim Eser Noyan hanımefendi ve
benim hakkımda. Yine zihnim beni yanıltmıyorsa, o zamanki eşim Eser
Noyan hanımefendi Mûsevî cemaatinin bir gazetesinde, hakîkaten de
maksadını aşan bir ifâde kullanmıştı ya da o yazıya öyle yansımıştı.
Sanıyorum ki “dananın kuyruğunun koptuğu yer” o, şimdi tam
hatırlayamadığım ifâdelerdir. Elbette ki burada bu husûsu belirtmekle,
o zamanki eşim Eser Noyan hanımefendiyi suçlamak ya da küçük düşürmek
gibi bir niyetim yok, olamaz da. Burada gözönünde bulundurulması
gereken en önemli mes’ele, sarfedilen sözlerin, ortaya konan
tavırların, bir insanın câhiliyesiyle doğrudan bağlantılı oluşudur. O
zaman, yine câhiliye gereği bu yazıya pek fazla aldırmamış, hatta hiç
önem vermemiştim. Yine kanaatim odur ki, daha sonra muhterem Mehmed
Şevket Eygi beyefendiyi benim bir Dönme/Sabetaycı olduğuma inandırıp,
bunu birkaç yazısıyla “ifşâ etmeye”(!) sevkeden de, Fehmi Koru
beyefendinin o zaman, câhiliye vurdumduymazlığı içinde değil tekzîb
etmek, tekzîbe değer dahi görmediğim o yazısı olmuştur. İşin hazin
tarafı, özellikle sevdiğim ve saygı duyduğum bir kişi olan muhterem
Mehmed Şevket Eygi beyefendinin, “âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz”
ilkesi gereği, hayatının her ânını mubârek Kur’ân’a ve Âlemlerin Rabbi
Yüce Allah’ın, celle celâluhu, dîni İslâm’a karınca kararınca hizmet
etme/edebilme yolunda yaşamaya çalışan bu fakîre, bu yakıştırmanın
doğru olup olmadığını sorma nezaketini dahi göstermeden, hakkımdaki sui
zanna ve iftirâya, kendisini okuyan ve beyânlarına kıymet veren nice
Müslüman kardeşimi de ortak etmiş olmasıdır. Üstelik bu yazılarından
birini de, fakîr mubârek Haccdayken kaleme almış ve yayımlamıştır. Ben
kendisine, benden hâlâ böyle bir talebde bulunmamış, hatta nezâketen
bir özür dahi dilememiş olsa bile, hakkımı helâl ettim!
Evet, muhterem Mehmed Şevket Eygi beyefendiye, sebebiyet verdiği
“fitne”yi en münâsib, yani Mü’min bir Müslümâna yaraşır en güzel ve
doğru şekilde telâfi etmesi, en azından hakkımdaki hakîkatin apaçık
bilinmesini sağlaması için, her yolu deneyerek yaptığım bütün
başvurular, ne yazık ki bugüne kadar netice vermedi.
Hangi amaç ve niyetle yapıldığı bilinmez, rastgele bir “spekülasyon”un,
ilmî bir kitaba (Prof.Dr. Abdurrahman Küçük beyefendinin “DÖNMELER
(SABATAYİSTLER) TARİHİ” adlı eserinin “Gözden Geçirilmiş ve
Genişletilmiş 5. Baskısının 459. sayfasındaki 137 numaralı dipnot)
kaynak haline gelmiş olması, bırakın işin insanî ya da İslâmî boyutunu,
ilmîlik adına yeterince büyük bir sıkıntıdır. Hele bir de bu sözümona
“ilmî”(!) kitabı kaynak almaya kalkışacak olan başka ilmî çalışmaları
düşünecek olursak, hakîkat tahrîfâtının nelere yol açabileceği, hangi
boyutlara tırmanabileceği, gerçekten de tek kelimeyle tüyler ürpertici
boyutuyla ortaya çıkar. Bu korkunç ve iğrenç fitnenin bu dünyâda olmasa
bile Huzûr-u İlâhî’de sorulacak ve de verilmesi gereken hesabı olacağı
da kuşkusuzdur.
Bir de Mahmut Çetin adında bir zâtın “Teyze ile Prenses” adında bir
kitabı var. Aslında o kitapta bütün bu yazdıklarım yer alıyor – Mahmut
Çetin bey de zâten benim bir önceki internet sitemden olduğu gibi
“alıntılamış” bu bilgileri. Bir de rahmetli anneannem Âdile Hâlid Erman
hanımefendinin “Oma…” adıyla yayımladığım hâtıratından ve
gazetlerde/mecmualarda benimle yapılmış röportajlardan, hakkımda
yazılmış yazılardan istifâde etmiş. “Ameller niyetlere göredir” Hadîs-i
Şerîf’inin değişik bir tecellîsi olarak, maksat/niyet birinin
imânındaki/Müslümanlığındaki samîmîyetine dâir kuşku uyandırmak, onu
Mü’min ve de Mü’mine Müslüman kardeşlerinin gözünde en hafifinden küçük
düşürmek, en ağırından ise neredeyse -Hak Te’âlâ, azze ve celle,
muhafaza etsin! Hâşâ!- “münâfık” ilân edebilmek olunca, hep bir
çarpıklık aranır hayatında, sözlerinde, amellerinde. Mahmut Çetin bey
de aynen bunu yapmış, hep bir çarpıklık arayıp durmuş derleyip
topladığı bilgilerin içinde. Bulduğu yegâne, kendi ifâdesiyle “zıtlık”,
bir yerde rahmetli anneannemin bir Hristiyan olarak yaşadığını,
Müslüman olmadığını beyân etmiş olmam, ama daha sonra bu ifâdemi
düzelterek, vefâtından kısa bir süre evvel Kelime-i Şahâdet getirmiş,
dolayısıyla da Müslime olarak son nefesini vermiş olduğunu beyân etmiş
olmamdır.
Doğru, ilk bakışta bu bir “zıtlık”tır. Ama Mahmut Çetin bey gibi bir
“Araştırmacı-Yazar”(!) ve/veya “Araştırmacı-Gazeteci”(!)nin, eğer
niyeti iyi, yani maksadı hakîkati ortaya koymaksa, bu beyânâtın henüz
hayatta ve ulaşılabilir olan sahibine ulaşıp, “Bu işin aslı-astarı
nedir?” diye sorması gerekmez miydi? “Araştırmacı-Yazar”(!) ve/veya
“Araştırmacı-Gazeteci”(!) gibi tumturaklı ve de iddialı bir sıfatı
taşıyabilmenin asgarî şartı bu değil midir? Beyânım, benimle röportaj
yapan zât tarafından yanlış anlaşılmış/aktarılmış olamaz mı? Ya da ben,
bu bilgiyi daha sonra öğrenmiş olamaz mıyım?
Sözgelimi 11.02.1996 tarihli ZAMAN gazetesinde yer alan röportajımda,
röportajı yapan gazeteci kardeşim Eyüp Can, baba tarafımdan merhûm
dedem Ahmed Refik Noyan hakkında yanlış bir bilgi aktarmış. Ben merhûm
Ahmed Refik dedem hakkında “ehl-i tarîktir, Mevlevî’dir” demişim
(s.102). Sözkonusu olan annemin dedesinin babası merhûm Mehmed Hâlid
Bey’dir. Mevlevî meşreb olan oydu! Bir röportajda, bantların kaydında
da sıkıntılar olur, “deşifre”lerinde de. Dolayısıyla bazı
bilgiler/ifâdeler bantlar yazıya döküldüğünde yanlış
akseder/aksedebilir.
Ama, dedim ya, niyet bellidir!
Mahmut Çetin bey o kadar heveslidir ki fakîrin ille de Dönme/Sabetaycı
olduğunu bir şekilde isbât etmeye, rahmetli anneannemin kirada oturduğu
evin sahibinin Dönme/Sabetaycı olmasını bile gizli tutulmaya çalışılan
bir delil kabûl eder:
“Bildiğimiz kadarıyla Sabetaycılar köken ve kimlik bilgilerini toplum
önünde açıklama istemiyorlar. Engin Noyan’ın anneannesi Adele Erman’ın
hatırat kitabı Oma’da Sabetaycılık dolaylı olarak yer almaktadır.”
(s.121).
Breh, breh, breh!
Bu, öküz altında bile değil, traktör altında buzağı aramak ve oraya,
her nedense bir şekilde saklanıvermiş bir buzağı bulunca da, traktörün,
o garip buzağının gayr-i meşrû babası olduğunu ilân etmek kadar abes
bir şeydir!
“Keskin hafiye” Mahmut Çetin beyin bir başka tesbîti de fakîrin Türk’lüğüyle alâkalı:
“Noyan hidayete erme süreci içinde kendisiyle yapılan bir konuşmada
‘Ben bir Türk’üm dersem bana gülerler’ derken, sonradan Türk’lük
vurgusu yapma gereği duyar: ‘Biz Osmanlı’nın torunlarıyız, bu
topraklarda yaşayan herkesin kendisini böyle tanımlaması gerekiyor.
Etnik kimlik ancak alt kimlik olabilir… Ben bir Türk’üm dersem, Uygur
veya Türkmen bana güler. Türkiye’deki her grubun kökeni
karmakarışıktır. Ama herkes Osmanlı’dır bu ülkede.” (s.122).
Erzurum A.Ü. Fen ve Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyâtı Bölümü
mezunu olan “keskin hafiye”miz Türkçe’den öylesine bî-haber ki fakîrin
Türk’lük değil, Osmanlılık vurgusu yaptığını bile anlayamıyor. Kaldı
ki, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, azze ve celle, hidâyetiyle
şereflenip Kelime-i Tevhîd ve de Kelime-i Şahâdet’i bütün kalbiyle
telâffuz etmiş bir kimse artık yalnızca Müslümandır – onda soy-sop,
ırk, kavmî mensûbiyyet artık asla aranmaz/aranamaz. Nitekim şerefli
ecdâdımız Osmanlı’da da nüfus tezkereleri, “kavim” değil, “millet”,
yani bugünkü mânâsıyla “din” esâsına göre düzenlenmiştir.
“Muhammedî olunmadan Mü’min Müslüman olunmaz! ” demişti hayatımda
tanımakla şereflendiğim en hâlis Mü’min Müslümanlardan olan bir zât-ı
mubârek – Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, azze ve celle, rahmeti üzerine
olsun.
“Muhammedî”, yani Muazzez Peygamberimizin (s.a.v.) örnekliği esâs alan
bir tavır içinde olabilmek, öyle her babayiğidin harcı değildir.
Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, azze ve celle, hidâyetiyle şereflenip
Kelime-i Tevhîd ve de Kelime-i Şahâdet’i bütün kalbiyle telâffuz etmiş
bir kimseyi câhiliye döneminde yapıp ettikleriyle, bunlar Âlemlerin
Rabbi Yüce Allah’ın, azze ve celle, dîni İslâm’a göre günah hatta haram
olan şeyler dahi olsalar, değil suçlamak/yargılamak, ayıplamak hatta
yüzlemek bile ağır bir günahtır. Dolayısıyla sahih “Muhammedî Edeb”
böyle bir tavrın en incecik bir gölgesine dahi rastlamak mümkün
değildir! Nitekim Hâlid bin Velîd (r.a.) hazretlerinin, câhiliyesinde
Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, azze ve celle, dîni İslâm’a ve Muazzez
Peygamberimize (s.a.v.) karşı kaldırdığı ve nice sahâbî efendimizi
şehîd ettiği keskin kılıcı, Kelime-i Tevhîd ve de Kelime-i Şahâdet’i
bütün kalbiyle telâffuz ettikten hemen sonra Âlemlerin Rabbi Yüce
Allah’ın, azze ve celle, dîni İslâm’ın hizmetine girip, o’na o muhteşem
“Seyfullâh” sıfatı lâyık görüldüğünde, en başta Muazzez Peygamberimiz
(s.a.v.) olmak üzere, sahâbî efendilerimizden hiçbiri, hatta en yakını,
en sevdiği onun eliyle şehîd edilmiş olsa dahi, Hâlid bin Velîd (r.a.)
hazretlerini karanlık geçmişinde/câhiliyesinde yaptıklarından dolayı
hesâba çekmedi, kınamadı bile!
Ama mahzûn ve de mazlûm memleketimizin Müslümanları arasında “Muhammedî
Edeb”den bir türlü nasîbdâr olamamış öyle bir gürûh vardır ki, bunlar
Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, azze ve celle, dîni İslâm’ı, ancak
atadan tevârüs edilen/edilebilen bir tür –hâşâ!- “mîrî mal”
zannederler. Bu sapkın zannları onları şımarık, görgüsüz ve de
alabildiğine bencil mirasyedilere has zilletin içine boğazlarına kadar
gömmüştür ama bunun farkında bile değildirler. Ve yine bu sapkın
zannları yüzünden, hayatlarının belli bir aşamasından sonra,
bi-iznillâh hidâyet nasîb olup, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, celle
celâluhu, dîni İslâm’la şereflenen herkesten âdetâ nefret ederler.
Hasedle bakarlar onlara. Sindikleri karanlık köşelerinden Âlemlerin
Rabbi Yüce Allah’ın, celle celâluhu, dîni İslâm’la şereflenmiş
olanlarda ille de birtakım eksiklikler/hatâlar bulmaya çalışırlar. Ama
Mü’min ve de Mü’mine Müslümanlara has Muhammedî bir yaklaşım ve hâlis
niyetle o eksikleri/hatâları gidermek yerine, onların üstüne üstüne
gidip, kendi zavallı kısır akıllarınca ve de karanlık meşreblerince
tahkîr etmeye bayılırlar!
Mahmut Çetin beyin fakîri tahkîr bâbında mehaz gösterdiği kişilerden
biri de, edebsizliği ile meşhûr Fatih Altaylı’dır. Hani tıpkı o şerefli
ecdâdımızın “Şıracının şâhidi bozacı” hikmetli deyimi gibi. Fatih
Altaylı nâm edebsiz müfterî 11.12.2000 tarihli HÜRRİYET gazetesinde yer
alan “Engin Noyan diye biri” adlı yazısında şöyle bir yalan söylüyor:
ENGİN Noyan adında yeni bir ‘‘medya starı’’ türemek üzere.
Yıllarca barlarda çaldı.
Hatta bir ara bar işletti.
Sonra televizyonlara program yaptı.
Reyting alamayınca, reyting derdi olmayan cemaat kanallarına geçti.
Önce Samanyolu, şimdi de galiba Kanal 7′de.
Bir garip adamdı.
Bir aralar Hıristiyan gibiydi.
Sonra Museviliğe merak sardı.
Şimdi Müslüman.
Eşi Eser Noyan’ı bırakmış, kendisi gibi doğru yolu sonradan bulmuş bir genç kadınla beraber yaşıyormuş.
Herhalde imam nikâhı yapmıştır.
Bu Engin Noyan’ı birkaç kere görmüştüm.
Yanında şirin bir çocuk olan oğlu vardı.
Fakat Türkiye’de yaşayan, Türkiye’de çalışan bu adamın çocuğu Türkçe bilmiyordu.
Çünkü babası ve annesi çocukla hiç ama hiç Türkçe konuşmuyordu.
Ben bunu bilmediğim için çocuğa Türkçe bir şeyler sormuştum çocuk da bön bön bana bakmıştı.
Sonra birisi Engin Noyan’ın Türkleri ve Türkçe’yi çok avam bulduğunu,
bu yüzden oğluna Batı kültürü vermek için sadece Almanca ve İngilizce
konuşup öğrettiğini, Türk kültüründen etkilenmesini istemediğini
söylemişti.
Engin Noyan şimdi çocuklarıyla Arapça mı konuşuyor doğrusu merak ediyorum!
Bu yazı internette dolanıp duruyor.
Gelelim işin aslına:
Oğlum Eren Noyan, birçok emsâli ve benim gibi, Türkçe ve Almanca olmak
kaydıyla, iki lisanlı olarak büyümüştür. Bu, imkânı olan herkese
tavsiye ettiğim bir şeydir. Eren efendi her iki lisanı da hâl-i
nhazırda iyi bilir ve Türkçe’ye olan hâkimiyeti, en başta edebsiz
müfterî Fatih Altaylı olmak üzere, gaztelerde köşe yazarı olarak boy
gösteren nice kişiden kıyâs edilemeyecek kadar fazladır. Onun on küsur
yaşlarında hâkim olduğu Türkçe lûgatın yarısına, edebsiz müfterî Fatih
Altaylı bugün bile hâkim değildir. Nitekim oğlumun şu sırada yazmakta
olduğu roman piyasaya çıktığında buna herkes şâhit olacaktır. Ama
edebsiz müfterî Fatih Altaylı o zaman o iğrenç iftiradan dolayı utanır
ve kendisinden özür diler mi onu bilemem! Mensûbu olduğu o Tuhaf Gürûh,
genellikle öyle bir medenî cesaret ve ahlâkî seviyeden yoksundur zira.
Tarihin şu garip cilvesine bakın ki, edebsiz müfterî Fatih Altaylı’nın
bu iğrenç yalanı ortaya hayâsızca saldığı günlerde, ben, oğlum Eren
efendiyle birlikte STV’de “TÜRK”ÇE KONUŞACAKSAK, TÜRKÇE KONUŞALIM! adlı
bir kampanya başlatmıştım. O günlerde, daha sonra çok örnek alınan, bir
“ilk”ti bu kampanya. Belgeleri ortadadır!
Edebsiz müfterî Fatih Altaylı yalanını, Türkçe dışında hiçbir yabancı
lisan bilmeyen Eser Noyan hanımefendiyi de oğlumuz Eren efendiyle
Türkçe konuşmamakla itham edebilecek kadar ileri götürmekten hiç
çekinmemiş!
Ben hayatımda edebsiz müfterî Fatih Altaylı’yı hiç yakından görmedim –
görseydim o Rabbiyessir’i silinmiş çehreyle yüzyüze geldiğim ânı
unutmazdım!
Ama edebsiz, yalancı ve müfterî: “Ben bunu bilmediğim için çocuğa
Türkçe bir şeyler sormuştum çocuk da bön bön bana bakmıştı” diye
tamamen hilâf-ı hakîkat bir iddiada bulunuyor/bulunabiliyor rahatlıkla.
Muhterem oğlumu da böyle edebsizce bir yakıştırmadan tenzîh ederim.
“Bön bakış”la hepimiz TEKE TEK programında tanıştık.
Diyelim ki, benim hâfızam zayıf ve edebsiz müfterî Fatih Altaylı
gerçekten de oğlumla karşılaşıp ona Türkçe birşeyler sordu, oğlum da
ona şaşkın şaşkın baktı: oğlumun şaşkınlığının sebebi, ya sorulan
suâlin zırvalığı ya da edebsiz müfterî Fatih Altaylı’nın ifâdesinin ve
telâffuzun bozukluğu dillere destan olan berbat Türkçe’sidir – bundan
hiç kuşkunuz olmasın!
“Sonra birisi Engin Noyan’ın Türkleri ve Türkçe’yi çok avam bulduğunu,
bu yüzden oğluna Batı kültürü vermek için sadece Almanca ve İngilizce
konuşup öğrettiğini, Türk kültüründen etkilenmesini istemediğini
söylemişti” diye hiç utanmadan/sıkılmadan devam ediyor edebsiz müfterî
Fatih Altaylı mesnedsiz ithamlarına. Şerefli ecdâdımızın “Âyinesi iştir
kişinin, lâfa bakılmaz!” diye pek hikmetli bir sözü vardır. Yaptığım
işler, söylediğim sözler ortadadır, elhamdulillâh!
“Engin Noyan şimdi çocuklarıyla Arapça mı konuşuyor doğrusu merak
ediyorum!”suâlini de havada bırakmayayım edebsiz müfterî Fatih
Altaylı’nın: Çocuklarımla her zaman olduğu gibi Türkçe konuşuyorum, hem
de en kalitelisinden. Ve inşaallah torunlarımla da Türkçe konuşmaya
devam edeceğim, ömrüm yettiği sürece!
Munib Engin NOYAN
http://www.enginnoyan.com