ULUSA SESLENİŞ (EYLÜL 2010)

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın 29 Eylül 2010 tarihli Ulusa Sesleniş konuşması..

basbakan1.jpg


Aziz vatandaşlarım…

Sizleri en kalbi muhabbetlerimle selamlıyorum.

Ülkemizin önemli bir demokrasi sınavından bir kere daha alnının akıyla çıktığı şu günlerde, ülkemizin geleceği adına duyduğum heyecanı sizlerle paylaşmak benim için büyük bir memnuniyet vesilesidir.

12 Eylül 2010 tarihinde yurt çapında gerçekleştirilen halkoylaması, milletimizin ülke yönetimine etkin katılımının ve demokrasiye bağlılığının bir nişanesi olarak daima hatırlanacaktır.

Bu halkoylamasında vatandaşlarımız demokratik bir olgunluk içinde demokratik tercihlerini kullanmışlar ve sonuçta % 58′lik “evet” oyuyla Anayasamızda yapılması öngörülen değişiklikler kabul edilmiştir.

Sandıktan çıkan bu sonucun ülkemize ve milletimize hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Demokratik tercihlerini sandığa yansıtarak Türkiye’nin geleceği açısından son derece önemli gördüğümüz bu halkoylamasına katılan bütün vatandaşlarımıza şükranlarımı sunuyorum.

Burada önemli olan seçmen iradesinin tam olarak sandığa yansımasıdır.

“Evet” diyen vatandaşlarımız da, “hayır” diyen vatandaşlarımız da, ülkemiz için doğru olduğuna inandıkları birer demokratik tercih ortaya koydular.

Ortaya çıkan karar Türkiye’nin kararıdır, bu kararı bütün vatandaşlarımızın olgunlukla ve saygıyla karşılayacağından en ufak bir şüphem yoktur.

Demokrasi içinde farklı görüşler ortaya çıkabilir, farklı tezler yarışabilir, ancak sonunda halkın verdiği karara herkes saygı duyacaktır, duymalıdır.

12 Eylül günü Türkiye işte böyle bir tecrübeden başarıyla çıkmış, kazanan her şeyden önce demokrasimiz olmuştur.

Değerli vatandaşlarım…

Bizler hükümet olarak sadece sandıktan çıkan çoğunluk kararını değil; sandığa yansıyan Türkiye tablosunu bir bütün olarak değerlendirmeyi gerekli görüyoruz.

Çünkü bu tablodan bütün renkleri ve eğilimleriyle Türkiye gerçeğini okumak mümkündür.

Her insanımızı aziz bildiğimiz gibi, bu demokratik zemine yansıyan her oyu, her siyasi eğilimi, her demokratik tercihi de aziz ve saygıdeğer biliyoruz.

Bütün bu tercih ve eğilimleri demokrasi çerçevesi içinde değerlendirmenin, buradan Türkiye için gerçekçi ve adil sonuçlar çıkarmanın zaruri olduğuna inanıyoruz.

Hiç vakit geçirilmeden bu değerlendirmeler yapılacak, halkımızın bu demokratik katılımından çıkarılan bütün sonuçlar bütün detaylarıyla tespit edilecektir.

Hükümet olarak milletimizin söylediği her söze kulak vermenin ve o sözün gereğini yerine getirmenin görevimiz olduğunu biliyoruz.

Bu manada sandıkta ortaya çıkan her eğilimi hassasiyetle dikkate alacağımızı samimiyetle ifade etmek isterim.

Türkiye’deki bütün siyasi fikir ve eğilimlerin demokrasi içinde temsil edildiği ve karşılığını bulduğu bir ülke haline geliyor, bundan büyük mutluluk duyuyoruz.

Fikirlerin fikirleri boğduğu bir ülke istemiyoruz.

Sadece bazı fikirlere özgürlük tanınan bir ülke olmak istemiyoruz.

Özgürlüklere sadece bir yere kadar izin verilen bir ülke olmak da istemiyoruz.

Biz farklı fikirlerin birbirinden güç aldığı, zenginleştiği bir ülke haline gelelim istiyoruz.

Biz demokrasi içinde bütün fikirler dile getirilebilsin, bütün itirazlar sonuna kadar ifade edilebilsin, gölgeler ve karanlıklar bu ülkenin üstünden tamamen kalksın istiyoruz.

İşte bu halkoylamasıyla bu yönde bir adım daha atmanın, aydınlık Türkiye hedefimize bir adım daha yaklaşmanın mutluluk ve heyecanını hep birlikte yaşadık.

Sevgili vatandaşlarım…

Yaz döneminin ardından piyasalarda yavaş yavaş sonbahar etkisini göstermeye başlıyor.

Memnuniyetle ifade edeyim ki dünyadaki birçok ülke ekonomisinin aksine Türkiye ekonomisi önemli atılımlar yapmaya, gelişmeye, büyümeye devam ediyor.

Bu manada Eylül ayı da ekonomimiz için bize güzel haberler getirdi.

TÜİK’in açıkladığı büyüme rakamlarına göre 2010 yılının ikinci çeyreğinde ekonomimiz % 10,3 oranında büyüme başarısı göstermiştir.

Bu çok güzel bir haber ama bizim için sürpriz değil…

Çünkü ekonomimiz küresel krizin ilk günlerinden bu yana oluşan bütün olumsuz şartlara rağmen sağlamlığını ve istikrarını koruyabilmiştir.

Bunun sırrı Türkiye’nin yakın geçmişinde yaşadığı sıkıntılardan ders almayı bilmesinde ve yönetim anlayışında bunu bir disipline dönüştürmeyi başarmasındadır.

Hükümet olarak sürecin başından beri küresel gelişmeleri sıkı sıkıya takip ediyor, anı anına izliyoruz. Gerekli adımları dikkatle ve gecikmeden atıyoruz.

Haklarını teslim edelim, özel sektörümüz de bu dönemde son derece duyarlı davranıyor ve Türkiye’nin büyüme azmine yakışan bir kararlılık içinde gayret gösteriyor.

Bunun neticesinde dünyanın gelişmiş pek çok ekonomisinde görülen büyük sarsıntılar Türkiye ekonomisinde görülmüyor.

Aksine Türkiye ekonomisi bir yandan krizin getirdiği olumsuz şartlarla başarıyla mücadele ederken, bir yandan da gelişme ve büyüme performansını devam ettiriyor.

Geçici bir başarıdan söz etmiyoruz, Türkiye’nin 2002′den bu yana ekonomik seyrine bakılırsa ne kadar istikrarlı bir atılımın gerçekleşmekte olduğu görülmüştür.

Küresel krizin etkilerinin en ağır şekilde yaşandığı dönemlerde bile bizim ekonomimiz ayakta kalmış, dünya ekonomilerine oranla çok cüzi diyebileceğimiz seviyedeki hasarlarla bu dönemler atlatılmıştır.

Şimdi kısa bir durgunluk döneminin ardından krizle mücadelemizin sonuçları kendini gösteriyor.

Türkiye 2009 yılı son çeyreğinden itibaren yeniden hızlı büyüme seyrine geçmiş durumdadır.

İlk çeyrekle birlikte 2010 yılının ilk yarısında ekonomimizin GSYH büyüme hızı % 11 seviyesindedir.

Türkiye bugün Çin ile birlikte ekonomisi en hızlı büyüyen ülke konumundadır.

G20 ülkeleri arasında ilk sıradadır.

Bu oran gerek AB ülkelerinin, gerek OECD ortalamalarının büyüme oranlarının çok üstündedir.

Bugünün ekonomik tablosu istisnai bir başarı tablosudur, dikkat çekici bir istikrar performansıdır.

Bu gerçeği geçtiğimiz hafta OECD 2010 Türkiye İnceleme Raporu’nun açıklanması dolayısıyla ülkemizde bulunan OECD Genel Sekreteri ANJEL GURRİYA da bizzat kamuoyuna ifade etti.

Değerli vatandaşlarım…

Memnuniyetle ifade edeyim ki iyi haberler bundan ibaret değil…

Büyüme hızındaki bu artışa paralel olarak işsizlikte de düşüş yaşanıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu tarafından açıklanan son verilere göre geçen Haziran ayında işsizlik % 10,5 seviyesine gerilemiş durumda.

Bu oran geçen yıl Haziran ayında % 13, bu yılın Nisan ayında ise % 11 seviyesindeydi.

Yine Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, son bir yıllık dönemde 1.541.000 insanımız iş sahibi olmuş.

Geçen yıl haziran ayında 21.947.000 olan çalışan kişi sayısı, bu sene 23.488.000 kişiye yükselmiş durumda.

İstihdam piyasasına yeni girenlerin etkisiyle işsiz sayısında 518.000 kişilik azalma yaşanıyor.

Geçen yıl 3.269.000 olan işsiz sayısı da 2.751.000 seviyesine kadar gerilemiş.

Bunlar bizim için sürpriz değil, bütün bu gelişmeleri zaten öngörüyorduk.

Biz işsizliğin % 10 seviyelerine kadar düşeceğini söylediğimizde inanmayanlar olmuştu.

Biz bu iddiayı ortaya koyduğumuz zaman işsizlik oranı % 14,4 seviyesinde idi.

Elbette kehanette bulunuyor değiliz, hesap ortada, kitap ortada, gerçekçi hedefler koyuyor, bu hedefleri ciddiyetle kovalıyorsanız zaten tablo ortaya çıkıyor.

Bakınız Mart döneminde işsizlik oranı bir önceki döneme göre %13,7′ye, Nisan döneminde % 12′ye ve Mayıs döneminde % 11′e inmiş.

Şimdi ise % 10,5 seviyesine düştü.

Dönemsel olarak işsizlik oranında 2,5 puanlık bir düşüş sağlayarak Avrupa’da ilk sırada yer aldık.

Bunlar çok sevindirici rakamlar…

Türkiye’nin dinamizmini, atılım gücünü, büyüme iradesini kaybetmediğini, aksine daha da güçlendirdiğini gösteren rakamlar…

Dünya ekonomilerinde maalesef bu iyimser tablolar, bu heyecan verici göstergeler yok.

Türkiye hem büyüyor, hem de belli ölçülerde istihdam üretiyor, bu çok umut vericidir.

Birçok ülke büyümede eksiye düşmüş durumda, pek çok gelişmiş ekonomi de çok cüzi büyüme rakamlarında seyrediyor.

Üretimde, finansmanda, istihdamda ciddi sıkıntılar yaşanıyor.

Böyle bir trendde Türkiye’nin gösterdiği bu dinamik büyüme performansı ülkemiz için, geleceğimiz için çok değerlidir.

Ülkemizin bu gücünü, enerjisini, istikrarını çok iyi korumalı, çok iyi değerlendirmeliyiz.

Sevgili vatandaşlarım…

Türkiye’nin bu başarılı gidişatında yayınladığımız Orta Vadeli Program’ın büyük katkısı olduğuna inanıyoruz.

Bu program gerçekçi hedefler ortaya koyan bir programdır, ne karamsarlığa düştük, ne ayaklarımız yerden kesildi.

Şimdi o hedefleri birer birer yakalıyor, gerçeğe dönüştürüyoruz.

Oysa Orta Vadeli Program’ı açıkladığımızda nelerin söylendiğini hepimiz çok iyi hatırlıyoruz.

IMF’siz yola devam etme kararı aldığımızda eleştirenler de oldu, işler IMF’siz yürümez diyenler de oldu.

Ama biz ülkemizin dinamizmine, büyük üretim gücüne, insanımızın enerjisine ve yakın geçmişte yaşadığımız ağır krizlerden kazandığımız tecrübelere güveniyorduk.

Bugün haklı olduğumuz ortaya çıkıyor, yakalanan başarı çizgisini bizzat IMF yetkilileri de teyit ediyor.

Biz aynı kararlılıkla yolumuza devam edeceğiz.

Üretim sektörlerinin, dış piyasaların, tüketicilerin ve yatırımcıların güvenini tesis etmiş durumdayız.

Bu güzel tabloyu destekleyen pek çok başka göstergeyi de burada ifade edebilirim.

Mesela borsamız tarihi rekorlar kırmaya devam ediyor.

Bütçe konusunda da tablo son derece iyimser bir görünüm arzediyor.

2010 yılı Ağustos ayı itibariyle bütçe 3,1 milyar lira fazla verdi.

2010 yılının Ocak-Ağustos dönemini kapsayan ilk 8 ayında bütçe, özellikle bunu söylüyorum, bütçe açığı % 54 azaldı.

Yine aynı dönemde bütçe gelirimiz % 20 oranında artarken, bütçe giderlerimiz sadece % 6,8 oranında artış gösterdi.

Aynı şekilde vergi gelirleri yaklaşık % 23 oranında yükseldi.

Faiz dışı fazla % 127 oranında arttı.

Bu yılın ilk yarısından itibaren geriye doğru 12 aylık sonuçlara baktığımızda bütçe açığımızın milli gelirimize oranının yıllık bazda % 4,4 olduğunu görüyoruz.

Bakınız birçok ülkede bütçe açıkları artarken bizde düşüyor.

Hükümet olarak ekonomideki bu olumlu seyrin daha da güçlenerek devam edeceğine samimiyetle inanıyoruz.

Değerli vatandaşlarım…

Bu ay içinde İstanbul Ticaret Odamızın Meclis toplantısına katılarak başarılı KOBİ’lerimize ödüllerini takdim ettik.

Bu törenlere mümkün olduğunca bizzat katılmaya gayret ediyorum.

Çünkü KOBİ’lerimiz bizim için çok önemli, ülkemiz için, ekonomimiz için çok önemli…

KOBİ’lerimizi ülkemizin kalkınmasının lokomotifi, ekonomimizin bel kemiği olarak görüyoruz.

Son yıllarda ülke olarak elde ettiğimiz bütün ekonomik kazanımlarda KOBİ’lerimizin büyük payı vardır.

Bu sebeple biz KOBİ’lerimizin adeta üstüne titriyoruz.

KOBİ’lerimizin gelişmesini sağlamak için her türlü imkânımızı seferber ediyoruz, desteğimizi eksik etmiyoruz.

Biliyorsunuz son yıllarda büyük kısmını KOBİ’lerimizin oluşturduğu 2 milyonu aşkın işletmemizi desteklemek için pek çok uygulama başlattık.

Kurumlar Vergisi oranını % 20′ye düşürdük.

SSK işveren primini indirerek, istihdam yönünden KOBİ’lerimize nefes aldırdık.

KDV oranlarında yaptığımız indirimler de yine KOBİ’lerimizi rahatlatmıştır.

KOBİ’lerimizin rekabet güçlerini artırabilmelerine yönelik AR-GE çalışmalarına çok yönlü destekler verdik.

Haziran ayından itibaren her KOBİ’yi kendi ihtiyaçlarına göre destekleyecek 6 yeni program başlattık.

KOSGEB ve Halk Bankası aracılığıyla verilen kredilerin şartlarında çok büyük iyileştirmeler yaptık.

Esnaf ve sanatkârlarımızın kullandıkları kredilerdeki faiz oranını % 59 seviyesinden kademe kademe aşağılara düşürdük.

En son bu ayın başından itibaren yine esnaf ve sanatkârımıza Halk Bankası’nın uyguladığı faiz oranını %13′ten % 10′a çektik.

Bitti mi?

Bitmedi.

Bu % 10′luk faizin, % 5′i de yine hazine tarafından karşılanacak.

Yani esnaflarımız 1 yıla kadar vadeli kredilerde sadece % 5 faiz ödeyecek.

Bir yıldan uzun vadeli kredilerde de faiz oranını % 13′ten % 12′ye çektik, burada da esnafımıza yansıyacak oran % 12 değil, % 6 seviyesinde olacak.

Bu oranlar esnafımızın 1951 yılından beri gördüğü en düşük oranlardır, bunu da ayrıca dikkatinize sunmak isterim.

Bunun yanında, kamuya olan vergi, SSK ve benzeri borçların ödenmesi konusunda da pek çok kolaylıklar gösterdik.

Kredi başta olmak üzere ihracat yapan KOBİ’lerimize her türlü desteği sağladık.

Ekonomik sıkıntıların yoğunlaştığı dönemde KOBİ’lerimizi yalnız bırakmadık, desteksiz bırakmadık.

Bundan sonra da elimizdeki imkânları azami seviyede kullanarak KOBİ’lerimizin yanında olmaya devam edeceğiz.

Sevgili vatandaşlarım…

Eylül ayı dış politika açısından yine çok önemli, çok yoğun gelişmelere sahne oldu.

16 Eylül’de Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’ün ev sahipliğinde İstanbul’da toplandı.

Zirveye Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın Aliyev, Kazakistan Cumhurbaşkanı Sayın Nazarbayev, Kırgızistan Geçici Dönemi Cumhurbaşkanı Sayın Otunbayeva ve Türkmenistan Cumhurbaşkanı Sayın Berdimuhammedov katıldılar.

Özünde aynı millete mensup olan, aynı dili konuşan, ortak bir geçmişe ve kültürel değerlere sahip kardeş ülkelerin birbirleriyle ilişkilerini en üst seviyede geliştirmek için gerçekleştirilen bu zirveyi çok önemsiyoruz.

Bu doğal yakınlaşmanın sadece katılan ülkeler için değil, çözülmeye muhtaç pek çok problemi bulunan bölgemiz için de güzel fırsatlar barındırdığına inanıyoruz.

İstanbul’da yapılan zirve, Nahcıvan Anlaşması’yla kurulması kararlaştırılan İşbirliği Konseyi’nin kurumsallaşması yolunda da önemli aşamaların kaydedildiği bir zirve olmuştur.

Bu adımların önümüzdeki dönemde bu kardeş halklara yeni ortak ufuklar açacağı umudunu taşıyoruz.

Zirve vesilesiyle ülkemizde bulunan misafir cumhurbaşkanları ile hükümet adına ben de ikili görüşmeler yapma imkânı buldum.

Ülkelerimiz arasındaki ilişkileri daha da iyi seviyelere taşımak ve her alanda karşılıklı işbirliği imkânlarını geliştirmek noktasında mutabık kaldık, geleceğe dönük çok önemli açılımlar elde ettik.

Bu arada Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın Aliyev ile birlikte Türkiye-Azerbaycan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nin imza törenini de gerçekleştirdik.

O tören vesilesiyle de ifade ettim; Türkiye ile Azerbaycan dünyada başka örneği olmayan yakınlıkta ilişkilere sahip iki ülkedir.

Bu bakımdan iki ülke arasındaki işbirliğini en üst seviyeye çıkaracak olan bu Konsey’i de çok önemli ve değerli gördüğümüzü belirtmek isterim.

İnşallah iki ülke için de hayırlara vesile olur.

Aziz vatandaşlarım…

Yine aynı günlerde Türkiye-İran İş Forumu’na da İstanbul’da ev sahipliği yaptık.

İki ülke arasındaki ekonomik ilişkileri geliştirmek ve işbirliği imkânlarını daha zenginleştirmek için faaliyet gösteren bu forumda başta otomotiv sanayi olmak üzere pek çok alanda yeni hedefler belirlendi.

Bu forum vesilesiyle İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Sayın Rahimi ile de bir araya geldik.

Doğu komşumuz İran’la kökü çok eskilere dayanan ilişkilerimiz olmasına rağmen iki ülke arasındaki ticaret hacmi yakın zamanlara kadar istenen seviyenin çok uzağındaydı.

Göreve geldiğimizde, 2002 yılında 1,2 milyar Dolar seviyesinde olan hacmimizi arttırmak için göreve geldiğimiz günlerden bu yana 8 yılda büyük gayret gösterdik.

Bu gayretler neticesinde bu rakam 2009 sonu itibariyle 10 milyar Dolar seviyesine kadar yükselmiştir.

Ama bu da yeterli değil; inşallah karşılıklı gayretlerle en kısa zamanda 30 milyar Dolarlık bir ticaret hacmine ulaşmayı hedefliyoruz.

Bu gerçekçi bir hedeftir, inşallah bu ikili temaslarla bu hedefe ulaşmak için yolumuz daha da kısalacaktır.

İki ülke arasında ayrıca terörle mücadele ve İran’ın nükleer programı dolayısıyla dış dünyada yaşadığı problemlerinin çözüme kavuşturulması konularında da işbirliği sürdürülecektir.

Bugünün dünyasında ülkelerin birbirini anlamak noktasında daha fazla gayret göstermesi gerektiğine inanıyoruz.

Türkiye dünya ve bölge meselelerine barışçı ve adil çözümler bulunması için her platformda gayretlerini en üst seviyede sürdürecektir.

Biz bölgemizde olan, dünyada olan bu gelişmelere seyirci kalamayız.

Eylül ayı içinde ülkemizde ağırladığımız pek çok başka değerli misafirimizle bu hissiyatımızı, bu vizyonumuzu paylaştık.

Bunlar arasında Katar Emiri Şeyh Hamid, Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sayın Haşimi, OECD Genel Sekreteri Sayın Gurria ve Finlandiya eski Cumhurbaşkanı Sayın Ahtisaari ve arkadaşları vardı.

Sevgili vatandaşlarım…

Yine bir başka kardeş ülke Pakistan’da bildiğiniz gibi hepimizin yüreklerini kanatan acılar, yokluklar yaşanıyor.

Ülkenin büyük bir kısmını sular altında bırakan sel felaketi nedeniyle bölgede gıda, barınma ve sağlık ihtiyaçları konusunda büyük sıkıntılar ortaya çıkmıştır.

Felaketin hemen ardından başta Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı olmak üzere, Kızılayımız, Diyanet İşleri Başkanlığımız ve pek çok başka hayır kuruluşlarımız seferber olmuştur.

Şu anda da bu kampanyalar devam ediyor, bölgeye ayni ve nakdi yardım çalışmaları bütün hızıyla sürüyor.

Bazı bakan arkadaşlarımız bölgeyi ziyaret ettiler.

İnşallah en kısa zamanda ben de bir heyetle bölgeye giderek şartları yerinde görme, kardeş Pakistan halkının acılarını paylaşma gayretinde olacağız.

Türkiye ve Pakistan halkları arasındaki yakınlık coğrafi mesafelerle izah edilemeyecek kadar sıkı ve derindir.

Milletimiz Pakistan halkının milli mücadelemiz sırasında gösterdiği âlicenaplığı ve kardeşliği hiçbir zaman unutmamıştır, unutmayacaktır.

Bugün bu felaket sebebiyle yürütülen yardım faaliyetlerine sizlerin gösterdiğiniz büyük ilgiden de zaten bu anlaşılıyor.

Bu vesileyle sizlerden bir kere daha ricam, Pakistan’da ihtiyaçlar ortadan kalkıncaya kadar bu meseleye hassasiyetle ilgi göstermeye, mümkün olduğunca yardımda bulunmaya devam etmenizdir.

Bu hem Pakistan halkıyla kardeşlik bağımızın, hem de insani dayanışma bilincimizin bir gereğidir.

Bizler de ülkemizde büyük felaketler yaşadık, bu sıkıntıları, bu acıları çok iyi biliyoruz.

Milletimizin bu acı günlerinde Pakistan halkının en yakınında olacağından asla şüphe etmiyorum.

Allah yardımcıları olsun ve hiçbir millete böyle acılar yaşatmasın.

Bu sözlerle konuşmama son veriyor, hepinize bir kere daha sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Kalın sağlıcakla…


Kullanıcı Adı
Şifre